Yitip giden gönül neşesi...

04:005/05/2026, Salı
G: 5/05/2026, Salı
Fatma Barbarosoğlu

I- Vakti layıkıyla idrak etmek üzere uzak geçmiş ve yakın geçmişi birbiriyle bütünleyerek bugünden yarına en az hasarla ilerleyebiliriz. Yakın geçmiş için zamanı pandemi öncesi ve pandemi sonrası olarak ayırıyorum. “Depresyona girmek istedim vakitsizlikten bir türlü giremedim” etiketi ile iki video yayınlandı pandemi günlerinde. Videolardan biri bir komedi oyuncusuna ait. Diğeri, hayatım video performansı diyen “yurdum” kadınlarından birine ait. Amatör kadının sergilediği daha gerçek. Kendi hayatını

I-

Vakti layıkıyla idrak etmek üzere uzak geçmiş ve yakın geçmişi birbiriyle bütünleyerek bugünden yarına en az hasarla ilerleyebiliriz. Yakın geçmiş için zamanı pandemi öncesi ve pandemi sonrası olarak ayırıyorum.

“Depresyona girmek istedim vakitsizlikten bir türlü giremedim” etiketi ile iki video yayınlandı pandemi günlerinde. Videolardan biri bir komedi oyuncusuna ait. Diğeri, hayatım video performansı diyen “yurdum” kadınlarından birine ait.

Amatör kadının sergilediği daha gerçek. Kendi hayatını oynadığı için belki.

“Depresyona girmek istiyorum bir türlü giremiyorum.

Çocuk bağırıyor, anne karnım aç. Herif çağırıyor, gömleğimi ütüle. Bir özeniyorum psikoloğa gidenlere, antidepresan kullananlara.

Kaç zamandır depresyona gireyim, ben de antidepresan kullanayım istiyorum. Odaya kapatayım kendimi, üç gün çıkmayayım. Dinlenirim.

Kaynanam ayrı dert.

Doktora gidecem desem beni de götür der. Depresyona da mı kaynanamla gireyim!

Bebe okuldan gelecek. Kaynanam gelir birazdan. Gelin bana sofrayı indir. 

Depresyona giremiyorum. Bir gün gireceğim ama.”

İki kuşak öncesi için bu kadının iş olarak saydığı şeyler, dinlenme vesilesi kabul ediliyordu. 

Kadının vaktini aldığını söylediği işler 40 yıl önce pek de işten sayılmazdı. Neticede kadın yemek yapmaktan, bulaşık yıkamaktan ve çocukların ödevine yardım etmekten bahsediyor.

Bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi olan bir ev kadını, vaktinin olmadığından bahsediyor.

Makineler iş yapınca kadınların daha çok vakti olacaktı. 

Oldu mu? 

Bu sorunun cevabını biraz erteleyelim.

Kadının istekleri üzerine odaklanalım. Ne istiyor? Kendine ait bir vaktinin olmasını istiyor. Kendine ait bir vaktin, kendine ait bir odanın olması için de depresyona girmesi gerektiğini düşünüyor.

Depresyona girmek, bir odaya çekilmek ve hiç hareketsiz durmak... Adeta dokunulmazlık kalesinde tutuklu kalmak istiyor. Çünkü depresyon, popüler dizi filmlerde öyle gösteriliyor. Bir müddet tutuklu kaldıktan sonra bir psikoloğa gidecek “Bana yeni bir ben lazım” şarkısı eşliğinde “küllerinden doğacak”.

“Dokunulmazlık kalesini”, performans beklentisinin olmadığı sıfır eylem alanı olarak işaretleyin zihninizde.

 

II-

İşin değişen anlamını ve bedenin yorgunluğuna eşlik etmeyen gönül neşesini anlatmak için sizi 1970’lere götürmeme izin verin lütfen.

1970’lerin başında bizim köyde henüz evlerde su yoktu. Bulaşıklar tepsiye konur ve çeşmeye yıkamaya gidilirdi. Mahalledeki diğer gelinler, genç kızlar da gelir, yere çömelerek geniş bir tepsinin içinde bulaşıklar killenir, sonra çeşmede durulanırdı.

Çeşmeye bulaşık yıkamaya gelen gelinler ve kızlar, gün boyunca güneşin altında kırda çalışmış, akşam kırdaki işçiler için yemek hazırlamış, ardından çeşmede bulaşıkları yıkıyor. Yemek hazırlamak kısmını açmak gerekiyor. Kırdan gelindi. Ya katmer yapıldı ya da açma börek. Yorgunluktan ölüyorlar aslında. Ama o kadınların o saatte bulaşık yıkayan hallerini kayda almış olsaydık dünyanın en mutlu kadınları zannedebilirdik.

Onları o kadar neşeli yapan neydi? Bütün köy olarak hep beraber idrak edilen aynı iş/hasat zamanın içindeydiler.

Vakti birlikte idrak meselesini tarım toplumunun ailesi üzerinden şöyle tasvir edebiliriz:

Zaman: Güneş zamanı

Mevsim: Ekim dikim zamanı, hasat zamanı

Üretim: Ailenin topyekûn çalıştığı geçim ekonomisi

Gelir: Değiş-tokuş

Mekân: Tek bir sofanın etrafına dizilmiş küçük odalar. Evin evli erkeleri eşleri ve çocukları ile birlikte tek bir odada yaşar. Buluğ çağına gelen çocuklar, dede ya da ninenin odasına çıkarılır.

Ailenin erzak hazırlayışında komşu dayanışması olur. Ekim-dikim, çapa, harman kaldırma, bulgur kaynatma, bulgur çekme yardımlaşarak yapılır. 

Evin erkeklerinden birisi muhakkak çobandır. İkindi ezanıyla birlikte küçükbaş hayvanları kırlara çıkartır sabah ezanından sonra tekrar köye indirir.

Kırda arkadaş çok önemlidir. Çobanlar arası dayanışma, çoban köpeğinin sürüyü kurtlara ve eşkıyaya karşı koruması, bir mesel olarak daima dillerdedir. 

Çocuklar dört yaşından itibaren evin işlerini görmeye başlar. Dışardan su taşımak, kaz, kuzu gütmek, odun taşımak gibi.

Sosyal medyada paylaşılan Çinli bir kız çocuğu görüntüsü var. Beş altı yaşındaki kız çocuğu kaynayan tencereden yemek alıp kardeşine yediriyor. Ocağın altındaki ateşin içinden mısırı çekip elleriyle soğutmaya uğraşarak kardeşine veriyor. Sosyal medya ahalisi şaşkınlıkla izleyip şaşkınlıkla yorumlar yazıyor. Köyler köy iken bizim köy çocukları da böyleydi. Her çocuk kendinden sonra dünyaya gelmiş kardeşlerinin mesuliyetini üzerine alır, küçük kardeşinin her türlü bakımını yapardı. Sadece köylerde değil şehirlerde de ebeveynler küçükleri büyüklere emanet ederek evden giderdi. Merhum İlber Ortaylı’nın kız kardeşi Nuriye Ortaylı’nın, kendisinden 10 yaş büyük ikiz abilerinin ve 12 yaş büyük İlber Ortaylı’nın kendisine nasıl baktığını anlattığı cümleler şaşkınlıkla dinleniyor. Oysa anlatının geçtiği dönemde bunlar hiç de şaşırılacak şeyler değildi.

Günümüzde çocuklar ve gençler beceriksiz, kadınlar yorgun ve şikayetçi, erkekler takdir etme becerisinden yoksun. Neden?

Değişende değişmeyen, değişmeyende değişen bahsini layıkıyla anlamadan, olmakta olanı kavrayamayız. Dijital kültür başkalarının “eğlenceli hayatı” üzerinden kitleleri esir ediyor. Güzel evlerinde, adeta “yumurtayı bile kendim yumurtladım canım eşim için” diyen mükemmel kadın illüzyonu inşa eden “tradwife” akımı, kadınların kendisini yetersiz hissetmesine sebep oluyor. Diğer taraftan evdeki işe asla elini sürmeyen, ev aletlerinin açma kapama düğmesini bile bilmeyen erkekler, evdeki eşlerini ekrandaki “mükemmel ev kadınları”’ ile mukayese ederek, kadınların yaptığı işi küçümsüyorlar. 

Çocuklar artık aile ile ortak bir zamanı paylaşmıyor, o yüzden hiçbir sorumluluk yüklenmiyor. Ama hepsi çok yorgun ve gergin. Sabahın köründe servislere tıkılıp şehrin öbür ucuna “eğitime” gidiyor ama hayatta kalma becerisine dair hiçbir şey öğrenmeden eve dönüyorlar.  

Çünkü üretmenin neşesi ortadan kalkınca hayatın neşesi de yok oluyor. Neşenin yokluğunu el teknolojisinin yitip parmak teknolojisinin hayatın her anına hâkim olmasıyla bağlantılandırılması başka bir yazının konusu olsun.

 

Meraklısı için not:

Vilem Flusser (1920-1991) yeni insanın ellerine ihtiyaç duymayacağını sadece parmakları ile eyleme geçeceğini söylemişti.

#Aktüel
#Hayat
#toplum
#Fatma Barbarosoğlu