‘Medine Yolunda’ bir sîne-çâk

04:0014/02/2026, Cumartesi
G: 14/02/2026, Cumartesi
Ömer Lekesiz

Yozgatlı Fennî Efendi’nin Nâbî Merhûmunkine tahmisen yazdığı Naat-ı Şerif-i Nebevî’sini konu edinen önceki yazımı Yeni Şafak’a gönderdikten sonra, kıymetli okurlarımızdan bazılarının “Geçmişteki şairlerin Medine’ye -Peygamber Aleyhisselam’a- olan sevgisinden, özleminden söz ediyorsunuz; bizim zamanımızda onların izini süren kimse yok mu?” diye sorabileceklerini düşündüm. Elbette, İslam ümmetine yayılan o sevgi, o özlem, zamanları aşmakta ve çok tabii olarak bu devrin şairlerince de taşınmaktadır.

Yozgatlı Fennî Efendi’nin Nâbî Merhûmunkine tahmisen yazdığı Naat-ı Şerif-i Nebevî’sini konu edinen önceki yazımı Yeni Şafak’a gönderdikten sonra, kıymetli okurlarımızdan bazılarının “Geçmişteki şairlerin Medine’ye -Peygamber Aleyhisselam’a- olan sevgisinden, özleminden söz ediyorsunuz; bizim zamanımızda onların izini süren kimse yok mu?” diye sorabileceklerini düşündüm.

Elbette, İslam ümmetine yayılan o sevgi, o özlem, zamanları aşmakta ve çok tabii olarak bu devrin şairlerince de taşınmaktadır. Hal böyle olunca bu minvalde baş vurabileceğim yüzlerce şiirden birini daha paylaşma gereği duydum:

Hayrettin Karaman Hocamızın “Dert Söyletir Aşk Ağlatır” (Tüm Şiirleri, Bursa Yıldırım Belediyesi, Bursa 2023) adlı kitabından bir şiir:


Kalbim kopup gitmiş ben ardındayım

Esen yelde kuşun kanadındayım

Aşıkın ahında, feryadındayım

Acısın hasrette koyanlar beni


Toprak bile aşık şanlı vücuda

Varlığı sebeptir cümle mevcuda

Adem’in şahsında vardı sücuda

Melekler, anlasın duyanlar beni


Asırlar boyunca nice pervane

Can attı Ravza’ya hep yâne yâne

Aşk ne engel tanır ne de bahane

Yolda bırakamaz tufanlar beni 


Seniyye’den doğan ayın ondördü

Medine’ye eşsiz bir şeref verdi

Benzerini ne ins ne de cin gördü

Kavuşturun O’na ey canlar beni


Bağrına basınca dünya güzeli

Yıldızlar hasrette kalmış, ezeli

Sıvamış yaratmış Rabb’in öz eli

Yakıyor hasreti şu anlar beni


Şurası elinin değdiği yer mi

Şu duvar sesini işittim der mi

Bastığı zemine alnım değer mi

Oyalıyor geçmiş zamanlar beni


Ben vuslat isterim açık ve çıplak

Övünmesin bana duvar ve toprak

Hayatım son bulsun O’na bakarak

Nuruyla tanısın bakanlar beni


Salavât Allahtan, melekten, bizden

Rabbim ayırmasın mübarek izden

Bir damla eksilmez koca denizden

Şefaatle yusun yuyanlar beni

(27-07-1988 Medine Yolunda) 


Karaman Hocamın fakih oluşundan hareketle, onun sadece “zahir alimi” olduğuna hükmedenleri ters köşeye yatırabilecek olan bu şiirde son derece açık olan manayı açıklamaya kalkışmak onda karmaşaya sebep olur. Ancak şiirdeki mananın retinal gözle görünenin basiret gözüyle görülmesi esasında sadece kendim için onu yorumlamaya cesaret edebilirim.

Karaman Hocamın metafizik dil ile ülfetini ve bir yeni zaman sîne-çâkı oluşunu sorgulamaya kalkışacak olanları ise, sadece, onun kıymetli evlatlarından birine “İhsan” adını vermesinin sebebini öğrenmeye ediyorum.

Benim için ve bana göre, yukarıda naklettiğim “Medine Yolunda” adlı şiir, yalnızca bir “ziyaret arzusu”nun değil; Medine’yi Peygamber sevgisinin mekâna dönüşmüş hâli olarak kavrayan derin bir gönül ikliminin dile getirilmesidir.

Şair, Medine’ye gidişi sıradan bir yolculuk gibi değil, kalbin önceden gidip bedenin ardından sürüklendiği bir aşk hicreti gibi resmeder ve Medine’ye yönelişin iradeden çok mecburiyet gibi yaşanan bir çekim olduğunu söyler: Bu çekim, âşığın ahı, feryadı, gözyaşı ve hasretiyle beslenir. Hasrette bırakılmak bir acıdır ama bu acı bile şairin nazarında bir şikâyet değil, Peygamber’e bağlılığın bedeli gibidir.

Şiirin ana omurgasında Medine’nin değeri, coğrafî bir şehir oluşundan değil, Hz. Peygamber’in (sav) varlığını taşımasından kaynaklanır. Şair, “Toprak bile âşık şanlı vücuda” derken Medine toprağını sıradan bir toprak olmaktan çıkarır; onu, Peygamber Aleyhisselam’ın izini taşıdığı için aşkın nesnesi hâline getirir. Burada Medine artık sadece “şehir” değil, nübüvvetin hatırasıyla mübarek bir mekândır.

Üstelik Peygamber sevgisi yalnız bugünün insanına ait bir duygu da değildir: Şair, “Âdem’in şahsında vardı sücuda” dizesiyle bu sevginin kökünü insanlığın başlangıcına kadar götürür; meleklerin secdesini bile Hz. Peygamber’in nuruna bağlayan tasavvufî bir telmih kurar. Böylece Medine sevgisi, tarihin bir noktasında doğmuş bir duygu değil; varlığın yaratılış sırlarıyla ilişkili bir muhabbet olarak sunulur.

Şiirin bir başka yönü, Medine’ye duyulan aşkın engeller tanımayan tabiatıdır. Ravza, burada yalnız bir kabir değil, âşıkların kalbini yakan bir “çekim noktası”dır. Şair, aşkın önünde ne bahane ne mazeret durabileceğini, tufanların bile bu yürüyüşü durduramayacağını söyleyerek Medine yolunu bir tür iman yürüyüşü hâline getirir. Bu yürüyüş, dışarıdan bakıldığında bir yolculuk; içeriden bakıldığında ise insanın özüne doğru dönüşüdür.

Şiirin ilerleyen bölümlerinde Peygamber Alethisselam’a yakınlık artık büyük iddialarla değil, en küçük izde bile titreyen bir edep duygusuyla yaşanmaktadır. Şairin asıl arzusu, duvarla, toprakla, hatırayla oyalanmak değil; “Ben vuslat isterim açık ve çıplak” diyerek doğrudan doğruya Resûlullah’a kavuşmayı istemektir.

Bu, Medine sevgisinin en saf hâlidir: Mekânı mübarek kılan şey, mekânın kendisi değil; o mekânda bulunan Nur’un sahibidir.

#aktüel
#hayat
#Ömer Lekesiz