Sultan Abdülhamid Han’dan Japonya’ya İslâm daveti

Mete Yavuz
04:0010/05/2026, Pazar
G: 10/05/2026, Pazar
Yeni Şafak
Sultan Abdülhamid Han.
Sultan Abdülhamid Han.

1873’te Hristiyanlık yasağının kaldırılmasının ardından Batılı misyonerlerin Japonya’daki faaliyetleri hız kazanmış, bazı Japonların Hristiyanlığı kabul ettiği haberleri İstanbul’a ulaşmaya başlamıştı. Tüm bunlar Osmanlı idarecilerinin gözünde Japonya’yı dinî açıdan dönüşüme açık bir toplum hâline getiriyordu. Belgeler, Sultan Abdülhamid Han’ın Ertuğrul Fırkateyni ile Japonya’ya ulema göndermeyi planladığını ve bu sayede Japonya’da İslâmiyet’i tanıtmayı hedeflediğini göstermekte. Gelin Ertuğrul Fırkateyni’nin yola çıkışının ardındaki bu unutulmuş hikâyenin detaylarına birlikte bakalım.

Temmuz 1889’da İstanbul’dan ayrılıp aylar süren zorlu bir yolculuğun ardından Japonya’ya ulaşan Osmanlı savaş gemisi Ertuğrul Fırkateyni, Eylül 1890’da dönüş yolunda Wakayama açıklarında fırtınaya yakalanarak elim bir kaza sonucu batmıştı. Yüzlerce Osmanlı denizcisinin hayatını kaybettiği bu vaka tarihimizin en hazin hadiselerinden biri olarak hafızalarda yer etti.

Japon Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Jun Akiba’nın Şeyhülislâmlık Arşivi’nden ortaya çıkardığı belgeler bu hikâyenin bilinmeyen ve oldukça şaşırtıcı bir yönünü gün yüzüne çıkarıyor. Belgeler, Sultan Abdülhamid Han’ın Ertuğrul Fırkateyni ile Japonya’ya ulema göndermeyi planladığını ve bu sayede Japonya’da İslâmiyet’i tanıtmayı hedeflediğini göstermekte. Gelin Ertuğrul Fırkateyni’nin yola çıkışının ardındaki bu unutulmuş hikâyenin detaylarına birlikte bakalım.

Görünen amaç: Diplomatik iade-i ziyaret

Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya seferinin resmî amacı, 1887 yılında İstanbul’u ziyaret eden Japon Prensi Komatsu’ya diplomatik bir karşılık vermekti. Sefer kapsamında Japon İmparatoru Mikado’ya Sultan Abdülhamid Han’ın özel nişanı ve hediyeleri takdim edilecek ayrıca Mekteb-i Bahriye’den yeni mezun olan genç subaylara uzun okyanus yolculuklarında uygulamalı eğitim imkânı sağlanacaktı.

Bu büyük görev için geminin komutası, liyakati ve yabancı dil bilgisiyle öne çıkan Miralay Osman Bey’e verildi. Mürettebatın önemli bir kısmını ise donanmanın seçkin subayları oluşturuyordu. Altı yüzü aşkın personeliyle hazırlıklarını tamamlayan Ertuğrul Fırkateyni için 14 Temmuz 1889’da İstanbul’da görkemli bir uğurlama töreni düzenlenecekti.

“Japonya’ya ulema gönderilsin”

Ziyaretin görünen bu resmi amacının arkasında ise daha ulvî bir gaye yatıyordu. Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya hareket etmesine sadece dört gün kala, 10 Temmuz 1889’da sarayda dikkat çekici bir hazırlık başlamıştı. Sultan Abdülhamid Han, dönemin Şeyhülislâmı Mehmed Cemaleddin Efendi’ye gönderdiği özel bir iradeyle Japonya’ya gönderilmek üzere ulema sınıfından iki ya da üç kişinin süratle belirlenmesini istedi. Padişah, seçilecek kişilerin hem ilmî bakımdan güçlü hem de bu önemli görev için gerekli kabiliyet ve donanıma sahip olmalarını özellikle vurguluyordu.

Bu görev için düşünülen kişilere oldukça geniş şartlar da sunulmuştu. Japonya’ya gidecek ulema için aylık 1500 kuruş maaş belirlenmiş, ayrıca istedikleri zaman görevden ayrılıp memlekete dönebilecekleri garanti edilmişti. O dönem için bu miktar yüksek rütbeli ulema mensupları için bile ciddi bir gelir anlamına geliyordu. Buna rağmen işin en dikkat çekici tarafı, Abdülhamid’in ilk aşamada bu kişilerin Japonya’da tam olarak ne yapacağını açık biçimde belirtmemesiydi.

Belgelerde sadece seferin bilinen resmî hedeflerinden, Bahriye Mektebi mezunlarının eğitimi ve Japon İmparatoru’na nişan takdimi gibi diplomatik görevlerden söz ediliyordu. Fakat Şeyhülislâm kısa sürede bunun sıradan bir ulema tayini olmadığını anlamıştı. Çünkü gemilerde görev yapacak imamların belirlenmesi Bahriye Nezareti’nin yetkisindeydi. Burada ise çok daha farklı, siyasî ve dinî boyutları olan özel bir hazırlık yürütülüyordu.

“Mecusiyet”ten İslâm’a ihtida

İradeyi alan Şeyhülislâm, zaman kaybetmeden çalışmalara başladı ve sadece iki gün içinde gönüllüler arasından müderrislik rütbesine sahip Yusuf Ziya ile Mehmed Tevfik Efendi’yi belirleyerek 12 Temmuz’da Sultan II. Abdülhamid’in onayına sundu. Saraydan gelen cevap meselenin sıradan bir görevlendirmeden çok daha büyük bir anlam taşıdığının tasdikiydi. Mabeyn-i Hümayun’dan gönderilen irade, Abdülhamid Han’ın Japonya’ya dair oldukça dikkat çekici bir stratejik bakış geliştirdiğini göstermektedir.

“Ma‘lûm-ı âlî-i fetvapenahileri olduğu üzere Japonyalılar ehl-i kitab olmayup şu zamanlarda gösterdikleri âsâr-ı terakkiye bakılır ise yakın zamanlarda Mecûsiyeti terk ile diğer bir mezheb kabul etmeleri mülâhazadan gayr-i ba‘îd bulun[duğu]...”

Padişah, Japonların “ehl-i kitap” olmadığını ifade ediyor ve son yıllarda gösterdikleri ilerleme ve modernleşme işaretlerinin onları yakın gelecekte mevcut inançlarından uzaklaştırabileceğini düşünüyordu. Belgede geçen “Mecusiyet” ifadesi burada doğrudan Zerdüştlüğü değil, genel anlamda çoktanrıcılığı ve putperestliği anlatıyordu. Sultan Abdülhamid’in zihnindeki tabloya göre Japon toplumu geliştikçe ve Batı tarzı modernleşme sürecine girdikçe eski inanç kalıplarını terk edecek, bunun sonucunda da tek tanrılı dinlere yönelmeye başlayacaktı. İşte Padişah’ın asıl hedefi de tam bu noktada ortaya çıkıyordu; İslâmiyet’in, Japonya’nın yönelmesi muhtemel dinî seçeneklerden biri hâline gelmesini sağlamak.

Üstelik Sultan Abdülhamid Han’ın bu düşüncesi tamamen hayalî bir beklentiye de dayanmıyordu. Belgelerde, daha önce İstanbul’a gelen bazı Japon ziyaretçilerin, Japon toplumunun tek tanrı inancına yani “vahdaniyet-i ilâhiyeye” fikren yakınlık duyduğunu söyledikleri aktarılmaktadır. Sultan II. Abdülhamid’in 1887 yılında Japon Prensi Komatsu-no-miya ve beraberindeki heyetlerle yaptığı görüşmelerin de bu kanaatin oluşmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan Osmanlı idaresi, Japonya’daki dinî gelişmeleri de dikkatle takip ediyordu. 1873’te Hristiyanlık yasağının kaldırılmasının ardından Batılı misyonerlerin Japonya’daki faaliyetleri hız kazanmış, bazı Japonların Hristiyanlığı kabul ettiği haberleri İstanbul’a ulaşmaya başlamıştı. Tüm bunlar Osmanlı idarecilerinin gözünde Japonya’yı dinî açıdan dönüşüme açık bir toplum hâline getiriyordu. İşte bu yüzden Japonya’ya gönderilmesi planlanan ulemanın görevi artık çok daha net bir anlam kazanmıştı; İslâm’ın inanç esaslarını ve dinî hükümlerini anlatmak, yani “din-i mübin-i Ahmedî”yi Japonlara tanıtmak ve bu dinin Japonya’da yayılmasına katkı sağlayacak bir zemin oluşturmak. Bu yönüyle Ertuğrul seferi, diplomatik bir ziyaret olmasının yanında açık biçimde tasarlanmış bir tebliğ ve İslâm’a davet girişimiydi.

İngilizce bilen ulema aranıyor

Fakat bütün bu büyük planın önünde yabancı dil problemi aşılması zor bir engel olarak bulunuyordu. Sultan Abdülhamid Han, Japonya’ya gönderilecek ulemanın sadece Arapça bilen ve dinî ilimlerde uzman kişiler olmasını yeterli görmüyordu. Saraydan gönderilen iradede, Japonya’da yabancılar arasında en yaygın kullanılan dilin İngilizce olduğu özellikle belirtilmiş ve seçilecek kişilerin mutlaka İngilizce bilmeleri gerektiği ifade edilmişti. Eğer İngilizce bilmiyorlarsa, en azından Osmanlı entelektüel çevrelerinde yaygın olan Fransızcaya aşina olmaları bekleniyordu.

Bu ayrıntı aslında projenin mahiyetini de açık biçimde ortaya koymaktadır. Çünkü Abdülhamid Han’ın hedefi sadece dinî bilgi sahibi birkaç hocayı Japonya’ya göndermek değildi. Japon toplumu ve devlet adamlarıyla iletişim kurabilecek, modern dünyayı tanıyan ve gerektiğinde diplomatik temas yürütebilecek bir ulema profili arıyordu. Ancak Şeyhülislâm’ın ilk aşamada belirlediği adayların bu şartları karşılamadığı anlaşılınca isimler yeterli bulunmadı ve dosya yeniden Şeyhülislamlığa geri gönderildi.

Yabancı dil meselesi sonunda bütün projeyi çıkmaza sürükledi. 14 Temmuz 1889’da Şeyhülislâm, Sultan II. Abdülhamid’e oldukça mahcup bir cevap göndermek zorunda kaldı. Yazıda, ilmiye sınıfı içinde dinî ilimlerde son derece yetkin pek çok âlim bulunduğu, fakat bunların arasında İngilizce bilen kimseye rastlanamadığı açıkça ifade ediliyordu.

Aslında o dönemde modern eğitim kurumlarında okuyup Fransızca öğrenmiş ulema mensupları da mevcuttu. Hatta bunların bir kısmı Japonya’ya gitmeye istekliydi. Fakat artık iş işten geçmişti. Geminin hareketine yalnızca birkaç saat kalmıştı ve böylesine uzun bir yolculuğa çıkacak kişilerin bu kadar kısa sürede ailelerini hazırlamaları, geçim meselelerini çözmeleri ve gerekli yolculuk düzenini kurmaları mümkün görünmüyordu. Böylece Sultan Abdülhamid’in Japonya’da İslâmiyet’i tanıtmayı hedefleyen projesi, daha başlamadan yabancı dil ve zaman problemi nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Şeyhülislâm’ın bu çaresiz cevabı saraya ulaştığında, Sultan’ın ciddi bir hayal kırıklığı yaşadığı anlaşılmaktadır. Aynı gün Mabeyn’den gönderilen cevapta durum “bâdî-i teessüf”, yani üzüntü verici bir gelişme olarak nitelendirilmişti. Japonya’ya ulema gönderme düşüncesinin ise “inşallah başka bir zamanda çaresine bakılmak üzere” şimdilik ertelendiği bildiriliyordu.

Böylece Abdülhamid Han’ın Japonya’da İslâmiyet’i tanıtmayı hedefleyen dikkat çekici projesi, büyük beklentilere rağmen sessizce rafa kaldırılmış oldu. Aylar boyunca hazırlığı yapılan ve Osmanlı’nın Uzak Doğu’ya dair en sıra dışı girişimi sayılabilecek bu plan, büyük ölçüde zaman darlığı ve yetişmiş insan eksikliği yüzünden gerçekleşemeden sona erdi.

Ertuğrul fırkateyni.

İslâm dünyasında yankı bulan Japonya tahayyülü

Her ne kadar uygulamaya geçirilememiş olsa da Sultan Abdülhamid’in bu girişimi, son dönem Osmanlı siyasetinde oldukça sıra dışı bir yerde durmaktadır. Çünkü on dokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı yönetiminin İslamcılık politikası uyarınca Kafkasya, Güney Afrika, Irak veya Çin gibi bölgelere gönderdiği dinî heyetlerin temel amacı zaten var olan Müslüman toplulukları desteklemek, dinî açıdan güçlendirmek ya da onları mevcut inanç çizgisinde tutmaktı. Japonya için düşünülen proje ise çok daha farklı bir hedef taşıyordu. Burada amaç, neredeyse hiç Müslüman nüfusun bulunmadığı bir topluma doğrudan İslâmiyet’i tanıtmak ve bu dini yaymaktı. Bu yönüyle Sultan Abdülhamid’in Japonya hamlesi, Osmanlı tarihinde nadir görülen ölçüde dışa dönük ve adeta “misyoner” karakter taşıyan bir tebliğ girişimi olarak dikkat çekmektedir.

Üstelik bu proje hayata geçirilememiş olsa bile, Japonların bir gün İslâmiyet’e yönelebileceği fikri ilerleyen yıllarda dünya Müslümanları arasında güçlü bir heyecana dönüşmüştür. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda Japonya’nın büyük bir zafer kazanması, Batı emperyalizmine meydan okuyabilen bu Asya devletine duyulan hayranlığı artırmış ve Japonların ileride İslâmiyet’i kabul edebileceğine dair söylentilerin yayılmasına yol açmıştır.

Ertuğrul faciasından birkaç yıl sonra Japonya’ya giden Osmanlı memurlarından Mustafa Efendi 1894’te kaleme aldığı seyahatnamesinde, doğru yöntemlerle hareket eden kabiliyetli bir sefir gönderildiği takdirde Japonların “fevc fevc” yani akın akın Müslüman olabileceklerini yazıyordu. Benzer şekilde Abdürreşid İbrahim, 1912’de yayımladığı Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet adlı eseriyle bu düşüncenin bütün İslâm dünyasında yayılmasına önemli katkı sağladı. Böylece Abdülhamid Han döneminde ortaya çıkan “Japonya’nın Müslümanlaşması” fikri, uzun yıllar boyunca Müslüman aydınların ve entelektüel çevrelerin zihninde yaşamayı sürdüren güçlü bir umut hâline geldi.

Ertuğrul'un hazin kazasının gerçekleştiği kayalık bölge.
#tarih
#Tarih Penceresinden
#osmanlı