
Murat Ülker yeni yazısında, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın kendisine hediye ettiği kitaplar üzerinden dünya siyaseti, kimlik krizleri, devlet gelenekleri ve jeopolitik dengelere ilişkin değerlendirmelere yer verdi. Ülker, yazısında özellikle İran Devrimi’nin dönüşümü, Rus toplumunun devlet anlayışı, Çin’in bürokratik yapısı ve Orta Doğu’daki tarihsel kırılmaların günümüz siyasetini şekillendirdiğini ifade etti.
Murat Ülker, kişisel internet sitesinde yayımladığı yeni yazısında, dünya siyaseti, kimlik krizleri, devlet gelenekleri ve jeopolitik dengelere ilişkin değerlendirmelere yer verdi.
Geçen hediye birkaç kitap göndermiş sayın İbrahim Kalın, çok hoşuma gitti ve manidar buldum. Bu örnek davranışı sizinle paylaşmak için kitapları ve içeriklerini size yazdım.
Francis Fukuyama, Identity, The Demand For Dignity and The Politics of Resentment, 2018. Çağdaş siyasetin temel dinamiği artık kimlik ve tanınma mücadelesidir, modern dünyada insanlar refah, güvenlik veya özgürlükle yetinmemekte, saygı görmek, değerli kabul edilmek ve kimliklerinin tanınmasını talep etmekte, diyor.
Eskandar Sadeghi Boroujerdi, Revolution and Its Discontents, Political Thought and Reform in Iran, 2019. Derin entelektüel ve teolojik dönüşüm başlatan İran Devrimi bir İslam Devleti ortaya çıkarmış ama bu pratik kendi ideolojik temellerini sorgulayan bir hareket doğurmuştur. Humeyni’den sonra reformcular İslam’ın değişmez bir siyasal sistem sunmadığını, aksine yorumlanabilir ve tarihsel koşullara göre yeniden düşünülmesi gereken bir gelenek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Gregory Feifer, Russians, The People Behind the Power, 2014. Rusya’yı Rus halkının zihniyeti, tarihsel deneyimleri ve günlük yaşam alışkanlıkları üzerinden anlamaya çalışan bir çalışmadır. Feifer’e göre Ruslar tarihte geliştirdiği korku, dayanıklılık, kadercilikle merkezi otoriteye bağımlı bir yaşam sürmüş, bireysel özgürlükten çok düzen ve güvenliği tercih eden bir siyasal kültür geliştirmiştir.
Malise Ruthven, Carving Up the Globe, 2018. Modern dünyanın siyasi haritası savaşlar ve diplomatik pazarlıklar sonucunda ortaya çıktı. 19. ve 20. asırlarda Avrupa’nın dünya coğrafyasını çıkarlarına göre yeniden çizdiğini, bugün birçok devlet sınırının yerel toplumların ihtiyaçlarından değil, stratejik hesaplardan doğduğunu savunuyor.
Patricia Buckley Ebrey, China A Cultural, Social, and Political History,1996. Bu kitap Çin tarihini kültür, düşünce, aile yapısı ve devlet geleneği üzerinden açıklayan bir çalışma. Ebrey’e göre Çin binlerce yıl devam eden bürokratik devlet geleneği ile Konfüçyüs ahlakının toplum üzerindeki etkisini kavramakla olur.
Robert D. Kaplan, The Loom of Time, 2023. Orta Doğu, Orta Asya ve Güney Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyada tarih, coğrafya ve imparatorluk mirasının bugünkü siyaseti nasıl şekillendirdiğini anlatıyor, jeopolitik bir yorum. Kaplan bölgeyi anlamanın yolu yüzyıllarca oluşmuş medeniyetleri, ticaret yollarını, dinleri değerlendirmektir, diyor.
Justin Marozzi, Baghdad, City of Peace, City of Blood, 2014. Bağdat İslam medeniyetinin en önemli kültür, bilim ve siyaset merkezlerinden biriydi; Orta Doğu’da büyük uygarlıkların yükseldiği, fakat aynı ölçüde sert yıkımların yaşandığı bir coğrafyada var olmuştu.
İYİ BAYRAMLAR
HEDİYELEŞMEKTİR ADETİMİZ
HEDİYELEŞMEK SÜNNETTİR.
Hz. Resul (SAS) kim ne isterse verirdi; hatta üzerine giydiği yegane hırkası bile olsa…
Geçen hediye birkaç kitap göndermiş sayın İbrahim Kalın, çok hoşuma gitti ve manidar buldum. Bu örnek davranışı sizinle paylaşmak için kitapları ve içeriklerini size yazdım.
İbrahim Kalın beyin gönderdiği kitaplar ne hakkında:

Çağdaş siyasetin temel dinamiğinin artık ekonomik çıkar çatışmalarından çok kimlik ve tanınma mücadelesi olduğunu savunuyor. Fukuyama’ya göre modern dünyada insanlar yalnızca refah, güvenlik veya özgürlük istememekte, aynı zamanda saygı görmek, değerli kabul edilmek ve kimliklerinin tanınmasını talep etmekte diyor.
Bu düşünceyi temellendirirken kökeni Plato ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e kadar uzanan “tanınma arzusu” kavramına dayanıyor. Modern liberal toplum bireyi özgürleştirirken geleneksel aidiyetleri zayıflatmış, bunun sonucunda insanlar kendilerini köksüz ve görünmez hissetmeye başlamıştır. Bu durum milliyetçilik, dinî hareketler, etnik kimlik talepleri ve cinsiyet temelli politikalar gibi kimlik odaklı hareketlerin yükselmesine yol açmıştır. Fukuyama’ya göre günümüzde popülizmin, kültür savaşlarının ve siyasal kutuplaşmanın arkasında yatan asıl neden ekonomik yoksulluk değil, aşağılanma, dışlanma ve tanınmama duygusudur.
Fukuyama hem sağ hem de sol siyasette görülen kimlik politikalarının aynı psikolojik temelden doğduğunu ileri sürüyor. Azınlık hakları, cinsiyet ve kültür temelli talepler nasıl tanınma isteğinin bir sonucuysa, milliyetçilik, göç karşıtlığı ve gelenek vurgusu da aynı şekilde saygı ve değer görme ihtiyacından besleniyor. Bu nedenle kimlik siyasetinin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değil; ancak aşırı kimlik vurgusu toplumları parçalayabilir.
Fukuyama’ya göre çözüm, bireysel farklılıkları inkâr etmeyen fakat herkesi kapsayan ortak bir ulusal ve siyasal kimlik oluşturabilmektir. Liberal demokrasilerin sürdürülebilmesi için insanların yalnızca haklara değil, aynı zamanda ait olduklarını hissedebilecekleri bir topluluğa da ihtiyaçları vardır. Bu yüzden modern siyasetin krizi ekonomik olmaktan çok psikolojik ve kültürel bir krizdir; insanlar refahtan önce saygı görmek ve tanınmak istemektedir.

1979 İran Devrimi’nin yalnızca siyasal bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda derin bir entelektüel ve teolojik dönüşüm süreci başlattığını savunur. Yazara göre devrim, İslam adına kurulmuş bir devlet ortaya çıkarmış ama bu devletin pratiği kısa sürede kendi ideolojik temellerini sorgulayan yeni bir düşünsel hareketi doğurmuştur. Özellikle İran ile Irak Savaşı’nın sona ermesi ve Humeyni’nin ölümünden sonra ortaya çıkan reformcu çevreler, devrimin vaat ettiği adalet, özgürlük ve ahlaki toplum idealinin neden gerçekleşmediğini tartışmaya başlamışlardır. Bu süreçte reformcular İslam’ın değişmez bir siyasal sistem sunmadığını, aksine yorumlanabilir ve tarihsel koşullara göre yeniden düşünülmesi gereken bir gelenek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Kitap, bu reformcu düşüncenin dışarıdan gelen seküler baskıların değil, devrimci İslamcı ideolojinin kendi içindeki gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıktığını göstermeye çalışır.
Sadeghi Boroujerdi’ye göre İran’daki reform hareketi, klasik anlamda bir rejim karşıtlığı değil, devrimin kendi mantığı içinden doğan bir meşruiyet krizidir. Devrimi yapan kuşağın bir kısmı, İslam devleti kurulduktan sonra devletin bürokratikleşmesi, otoriterleşmesi ve kutsal bir ideolojiye dönüşmesi karşısında eleştirel bir tutum geliştirmiş.
Bu eleştiriler, din ile siyaset arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesine, yorumun otoriteden bağımsızlaşmasına ve dini entelektüel olarak adlandırılan yeni bir düşünür tipinin ortaya çıkmasına yol açmış. Kitap bu süreci, post İslamcılık olarak tanımlanan bir dönüşümün parçası olarak yorumluyor yani İslamcılığın tamamen terk edilmesi değil, modernlik, çoğulculuk ve bireysel özgürlük kavramlarıyla yeniden yorumlanması gerek. Kitap İran örneği üzerinden devrimlerin nasıl kendi içlerinden eleştiri ürettiğini, ideolojik hareketlerin iktidara geldikten sonra nasıl düşünsel kriz yaşadığını ve din ile modern siyaset arasındaki ilişkinin neden sürekli yeniden tanımlanmak zorunda kaldığını gösteren siyasal düşünce analizidir.

Rusya’yı yalnızca siyasi liderler, savaşlar ve ideolojiler üzerinden değil, Rus halkının zihniyeti, tarihsel deneyimleri ve günlük yaşam alışkanlıkları üzerinden anlamaya çalışan bir çalışmadır. Feifer’e göre Rusya’nın siyasal yapısını ve otoriter eğilimlerini anlamak için Kremlin’e değil, Rus toplumunun yüzyıllar boyunca geliştirdiği korku, dayanıklılık, kadercilik ve güçlü devlete duyulan ihtiyaç duygusuna bakmak gerekir. Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne, oradan Putin dönemine uzanan süreçte Rus halkı sürekli olarak merkezi otoriteye bağımlı bir yaşam sürmüş, bireysel özgürlükten çok düzen ve güvenliği tercih eden bir siyasal kültür geliştirmiştir.
Kitap, Rusya’daki baskıcı yönetimlerin yalnızca yukarıdan dayatılan sistemler olmadığını, aynı zamanda toplumun tarihsel deneyimlerinden beslenen bir yönetim anlayışıyla ayakta kaldığını savunur. Feifer, Rus kimliğinin oluşumunda geniş coğrafyanın, sert iklimin, savaşların ve sürekli dış tehdit algısının belirleyici olduğunu ileri sürer. Bu koşullar Rus toplumunda güçlü lider arayışını, devletle mesafeli ama aynı zamanda ona bağımlı bir ilişkiyi ve bireysel inisiyatif yerine kolektif dayanıklılığı öne çıkarmıştır.
Kitapta Rusların bir yandan otoriteden şikâyet ederken diğer yandan güçlü bir devlet olmadan ayakta kalamayacaklarına inanmaları, Rus tarihinin en önemli paradokslarından biri olarak anlatılır. Feifer’e göre Rusya’yı anlamak, sadece Putin’i ya da Sovyet geçmişini anlamak değil; korku ile gururun, teslimiyet ile direncin, kadercilik ile milliyetçi özgüvenin aynı anda var olabildiği karmaşık bir toplumsal psikolojiyi anlamaktır. Bu nedenle eser, Rusya’nın neden tekraren merkeziyetçi ve sert yönetimlere yöneldiğini açıklayan, tarih ile kültürün siyaset üzerindeki etkisini güçlü biçimde ortaya koyan bir toplum portresi sunar.

Modern dünyanın siyasi haritasının doğal sınırlar sonucu değil, büyük ölçüde imparatorluklar, savaşlar ve diplomatik pazarlıklar sonucunda ortaya çıktığını dönemsel harita analizleri yaparak anlatan tarihsel, siyasal ortak bir çalışmada yazarlar özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa güçlerinin dünya coğrafyasını kendi çıkarlarına göre bölüp yeniden çizdiğini, bugün gördüğümüz birçok devlet sınırının yerel toplumların ihtiyaçlarından değil, stratejik hesaplardan doğduğunu savunuyor.
Afrika’nın cetvelle çizilmiş gibi duran sınırları, Orta Doğu’nun manda sistemiyle parçalanması ve Asya’da sömürge düzeninin bıraktığı miras, kitapta verilen örnekler arasında. Yazara göre modern ulus devlet sistemi evrensel ve doğal bir model gibi sunulsa da aslında çoğu yerde dış müdahale ile kurulmuş, bu nedenle de kalıcı gerilimler üretmiş ve üretmekte.
Yazarlar sınır çizmenin yalnızca coğrafi bir işlem olmadığını, aynı zamanda kimlikleri, dinleri, etnik yapıları ve siyasi sadakatleri yeniden şekillendiren bir güç kullanımı olduğunu gösteriyor. Özellikle Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika gibi bölgelerde yapılan diplomatik bölüşümlerin, bugün süren çatışmaların önemli bir kısmının tarihsel temelini oluşturduğunu ileri sürüyorlar. Ona göre haritalar tarafsız değildir; her harita, onu çizen gücün dünyayı nasıl görmek istediğini yansıtır. Bu nedenle modern uluslararası düzen, çoğu zaman istikrarsızlığın kaynağını kendi kuruluşunda taşır. Carving Up the Globe, bugünkü jeopolitik sorunları anlamak için sınırların nasıl çizildiğini, kimlerin çizdiğini ve bu çizimlerin hangi çıkarları temsil ettiğini inceleyen, diplomasi tarihi ile siyasal coğrafyayı birleştiren eleştirel bir dünya tarihi yorumu veriyor.

Bu kitap Çin tarihini yalnızca hanedan değişimleri ve savaşlar üzerinden değil, kültür, düşünce, aile yapısı ve devlet geleneği üzerinden açıklayan bir çalışma. Ebrey’e göre Çin’i anlamanın anahtarı, binlerce yıl boyunca devam eden güçlü bürokratik devlet geleneği ile Konfüçyüsçü ahlak anlayışının toplum üzerindeki etkisini kavramakla olur.
Çin’de siyasal düzen, Batı’daki gibi bireysel özgürlük fikri etrafında değil, toplumsal uyum, hiyerarşi ve sorumluluk ilkeleri etrafında şekillenmiş. İmparatorluk döneminde geliştirilen sınav sistemi, eğitimli bürokrat sınıfı ve aileye dayalı sosyal düzen, Çin toplumunun uzun süre istikrarını korumasını sağlamış, aynı zamanda devletin toplum üzerindeki otoritesini meşrulaştırmıştır. Kitap, Çin tarihinin sürekliliğini vurgulayarak modern Çin’i anlamak için geçmişte kurulan bu kültürel ve siyasal kalıpların belirleyici olduğunu gösteriyor.
Ebrey, modern dönemde yaşanan devrimler ve ideolojik değişimlere rağmen Çin’in temel zihniyetinin tamamen değişmediğini aksine yeni koşullara uyum sağlayarak devam ettiğini savunuyor. Qing Hanedanlığı’nın çöküşü, Cumhuriyet dönemi, Mao devrimi ve reform süreci gibi büyük kırılmalar yaşansa da güçlü devlet fikri, toplumsal disiplin ve kolektif sorumluluk anlayışı Çin siyasal kültüründe varlığını yeni kaynaklara göre de sürdürüyor.
Bu nedenle Çin’in modernleşmesi Batı’daki gibi devletin zayıflamasıyla değil, aksine daha örgütlü ve merkezi bir devlet yapısının ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiş. Kitap, Çin tarihini kesintilerden çok süreklilikler üzerinden okuyarak, bugünkü Çin’in ekonomik gücünü ve siyasal yapısını anlamak için kültürel miras, bürokrasi geleneği ve Konfüçyüsçü düşüncenin uzun vadeli etkilerini dikkate almak gerektiğini söylüyor.

Kaplan, Orta Doğu, Orta Asya ve Güney Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyada tarih, coğrafya ve imparatorluk mirasının bugünkü siyaseti nasıl şekillendirdiğini anlatıyor, jeopolitik bir yorum. Kaplan’a göre bu bölgeyi anlamanın yolu yalnızca güncel çatışmalara bakmak değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş medeniyet katmanlarını, ticaret yollarını, dinî ayrımları ve imparatorluk sınırlarını birlikte değerlendirmektir.
Osmanlı, Safevi, Babür, Rus ve Britanya imparatorluklarının bıraktığı miras, bugünkü devletlerin sınırlarını ve siyasi kültürlerini belirlemiş, modern ulus devletler bu eski düzenlerin üzerine kurulmuştur. Kaplan, haritaların değişmesine rağmen tarihsel hafızanın ve coğrafyanın değişmediğini, bu nedenle bölgedeki krizlerin çoğunun modern ideolojilerden çok eski güç dengeleriyle ilgili olduğunu savunuyor.
Kitapta Kaplan, bugünkü jeopolitiğin ancak uzun tarihsel süreklilikler dikkate alınarak anlaşılabileceğini ileri sürüyor. Ona göre Batı’nın bölgeye müdahaleleri çoğu zaman bu derin tarihsel dokuyu göz ardı ettiği için başarısız olmuş, kısa vadeli çözümler uzun vadeli istikrarsızlık üretmiş. İran, Türkiye, Rusya, Hindistan ve Arap dünyası incelenirken, bu ülkelerin davranışlarının ideolojiden çok tarihsel deneyim, coğrafi zorunluluk ve imparatorluk geleneği tarafından şekillendiği gösteriliyor. Yazar, modern dünyanın krizlerini anlamak için haritaların ardındaki uzun süreli tarihsel örüntülere bakmak gerektiğini savunuyor, jeopolitiği kültür ve tarih ile okuyan kapsamlı bir analiz olarak gösteriyor.

Bağdat’ın kuruluşundan günümüze kadar uzanan tarihini anlatıyor. Bağdat’ın yalnızca bir başkent değil, İslam medeniyetinin en önemli kültür, bilim ve siyaset merkezlerinden biri olduğunu gösteriyor. Marozzi kitabında Bağdat’ın tarihini anlatırken aslında Orta Doğu’nun genel kaderini de ortaya koymuş: büyük uygarlıkların yükseldiği, fakat aynı ölçüde sert yıkımların yaşandığı bir coğrafyada var olmuş.
Marozzi’ye göre Bağdat, Abbâsîler döneminde dünyanın en parlak şehirlerinden biri haline gelmiş; bilim, felsefe, tıp ve edebiyat alanlarında insanlık tarihinin en büyük entelektüel birikimlerinden birine ev sahipliği yapmış. Bir barış şehri olan Bağdat, farklı dinlerin, dillerin ve kültürlerin bir arada yaşayabildiği kozmopolit bir merkez olmuş. Ama aynı zamanda sürekli iktidar mücadelelerinin, istilaların ve yıkımların da sahnesi olmuştur. Moğol istilası, mezhep çatışmaları ve imparatorluk savaşları şehrin defalarca yıkılmasına rağmen, Bağdat her seferinde yeniden kurulmuş ve tarih boyunca Doğu ile Batı arasında bir köprü olmayı sürdürmüş.
Marozzi kitabında Bağdat’ın tarihini anlatırken aslında Orta Doğu’nun genel kaderini de ortaya koymuş: büyük uygarlıkların yükseldiği, fakat aynı ölçüde sert yıkımların yaşandığı bir coğrafya. Osmanlı döneminden Britanya işgaline, Saddam Hüseyin yönetiminden Amerikan müdahalesine kadar uzanan süreçte şehir, dış güçlerin ve iç çekişmelerin etkisiyle sürekli bir istikrarsızlık içinde kalmış.
Yazara göre Bağdat’ın hikâyesi, yalnızca geçmişin ihtişamı ile bugünün kaosu arasındaki karşıtlık değil, aynı zamanda bu bölgenin neden tekrar tekrar çatışma üretmeye açık olduğunu anlamak için bir rehber. Kitap, bir şehrin tarihini anlatırken medeniyet, güç, din ve imparatorluk ilişkilerini birlikte ele alan, Bağdat’ı dünya tarihinin merkezlerinden biri olarak konumlandıran geniş kapsamlı bir tarih kitabıdır.









