
Bir süredir kamuoyunda Kadıköy’de yapılacak olan cami tartışılmaktadır. Birçok seküler, camiye ihtiyaç olmadığını belirtmekte ve bu doğrultuda eylem gerçekleştirmektedir. Sosyal medyada da en çok karşı çıkanların görüşleri paylaşılmaktadır. Bu nedenle toplumun genelinin böyle düşündüğü zannedilmektedir. Halbuki biri 2022 yılında diğeri 2024 yılında yapılan Türkiye’de inanç ve dindarlık saha çalışmaları hem sekülerliği yeniden ele almamız gerektiğini hem de pozitivizm inancı ekseninde gelişen düşüncelerin çok da benimsenmediğini göstermektedir.
YENİ BİR SEKÜLERLİK TANIMINA İHTİYAÇ VAR
Saha çalışmalarının sonucuna bakıldığında ilk olarak yeni bir sekülerlik tanımına ihtiyacımız bulunduğu görülmektedir. Hem laikliği kabullenen hem de hukuki düzenlemelerin Kur’an’a aykırı olmasını istemeyen bir toplum söz konusudur. Bu durum bize dünyevileşmeyi sorun görmeyen ancak uhreviliğin de arka plana atılmasını istemeyen bir topluma işaret etmektedir. Bu anlamda Talal Asad’ın seküler ile sekülerizm arasında yaptığı ayrımı göz önünde bulundurursak siyasi bir doktrin olarak sekülerizmin çok da fazla karşılık bulmadığını ifade edebiliriz.
Bu kapsamda Asad’ın ortaya attığı sekülerliğin biçimlerini Türkiye merkezli olarak yeniden tanımlayabiliriz. Çünkü araştırma bulguları bize, Yıldıray Oğur’un da dediği gibi dinin burada çözülmediğini ancak esnediğini göstermektedir. Bu esnekliğin din içinde mi cereyan ettiği yoksa din dışında mı kaldığı meselesi ise daha çok fakihlerin alanına girmektedir. Ancak sekülerizmi canhıraş biçimde savunanların, ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ şeklinde tasvir ettiği bu zaman diliminde, din yerinde durmaya devam etmektedir. Bu durum endizm (sonculuk) teorilerinden birinin daha geçerliliğini kaybettiğini göstermektedir.
İNANCIN İSTİKRARI
Türkiye’de din sosyolojisi alanında yapılan iki kapsamlı araştırma olan 2022 yılındaki Sayılarla Türkiye’de İnanç ve Dindarlık (TİDA) ile 2024 yılındaki Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması’nın (TGSS) inanç ve dindarlık bulgularını bir arada değerlendirmek hem toplumsal süreklilik hem de belirgin dönüşüm noktaları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.
Her iki araştırmanın da en çarpıcı ortak bulgusu Allah inancının Türkiye toplumunda son derece istikrarlı bir seyir izlemesidir. TİDA’da katılımcıların yüzde 85,7’si “Allah’ın var olduğunu biliyorum ve bu konuda hiçbir şüphem yok” ifadesini benimserken, TGSS’te bu oran yüzde 89,45’e yükselmiştir. Her iki çalışmada da inançlılar olarak tanımlanan kesim yüzde 94 civarında sabitlenmiştir. Bu tutarlılık, bir örneklem farkından ziyade toplumsal düzeyde köklü bir inanç yapısının göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ateizm ve deizm eğilimlerinin her iki çalışmada da yüzde 4 ile 5 arasında marjinal bir düzeyde kalması, sekülerleşme teorilerinin Türkiye bağlamındaki geçerliliğine ilişkin ve kamuoyu önünde yapılan tartışmalara dair soru işaretlerini güçlendirmektedir.
DİNDARLIĞIN ÇOĞULLUĞU
Bununla birlikte, dindarlık öz tanımlaması söz konusu olduğunda iki araştırma arasında dikkat çekici bir farklılaşma göze çarpmaktadır. TİDA’da katılımcıların yüzde 64’ü (kadın) ve yüzde 61’i (erkek) kendisini dindar ya da çok dindar olarak tanımlarken, TGSS’te bu oranlar belirgin biçimde yükselmiş ve kadınlarda yüzde 73’e, erkeklerde yüzde 62’ye ulaşmıştır. Kadınlardaki on puanlık artış özellikle dikkat çekicidir. Öte yandan eğitim ile dindarlık arasındaki ters yönlü ilişki her iki araştırmada da tutarlı biçimde karşımıza çıkmaktadır. Yükseköğretim görmüş bireylerde Allah inancı görece düşük kalırken, dindarlık oranı aynı doğrultuda gerilemektedir.
İBADETLERİN ANATOMİSİ
İki araştırmanın birlikte ortaya koyduğu en kritik gerilimlerin biri, inanç düzeyi ile ibadetler arasındaki açıklığa ilişkindir. TGSS, toplumun yüzde 94’ünün Allah’a inandığını ortaya koyarken, beş vakit namazı düzenli kılanların oranının yüzde 40’ta kaldığını göstermektedir. Bu bulgu, TİDA’nın da işaret ettiği inanç-ibadet makasını doğrular niteliktedir. Türkiye toplumu yüksek düzeyde dine bağlılık sergilemekte ancak bu bağlılık gündelik ibadetlere eşit ölçüde yansımamaktadır.
Ramazan orucu bu açıdan son derece aydınlatıcı bir örnek sunmaktadır. Her iki araştırmada da oruç, Türkiye’nin en yaygın dinî pratiği olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de toplumun yüzde 76’sı Ramazan ayında her zaman ya da sık sık oruç tuttuğunu belirtmektedir. Bu oran beş vakit namaz kılanların iki katına yakındır ve cuma namazına erkekler arasındaki katılım oranıyla (yüzde 76) örtüşmektedir.
Kuşaklararası farklılaşma meselesi de her iki araştırmada belirgin bir tema olarak öne çıkmaktadır. TGSS’de 18-24 yaş grubu beş vakit namaz kılma oranında (yüzde 26) tüm grupların en altında yer alırken, Ramazan orucunu düzenli tutma konusunda (yüzde 81) ilk sıraya yerleşmektedir.
LAİKLİK VE KURUMSAL GÜVEN
İki araştırmayı karşılaştırmalı biçimde okumanın en verimli alanlarından biri, din-devlet ilişkilerine ve dinî kurumlara yönelik toplumsal tutumların çok yönlü yapısıdır. TGSS, bu konuda son derece çarpıcı bir iç gerilimi belgelemektedir. Türkiye toplumunun yüzde 82’si din ile siyasetin ayrı tutulması gerektiğini savunurken, yüzde 56’sı anayasanın hiçbir maddesinin Kur’an ile çelişmemesi gerektiğine inanmaktadır. Yüzde 48’lik bir kesim ise medeni kanunun İslam hukukuna uygun biçimde düzenlenmesini talep etmektedir.
Bu tablonun doğru okunabilmesi için bir ayrımın gözetilmesi gerekmektedir. Toplum ahlaki ve hukuki bir referans çerçevesi olarak dini yaşam alanının belirleyicisi olarak görmekten vazgeçmemektedir. Başka bir ifadeyle, Türkiye toplumu laik bir siyasi yapıyı onaylarken aynı zamanda bu yapının içinde dinî normlara dayalı bir hukuki düzeni talep etmektedir.
Dinî kurumsal güven bulgularının ise her iki araştırma dönemindeki bağlamla birlikte düşünüldüğünde oldukça sert bir resim çizdiği anlaşılmaktadır. TGSS’de katılımcıların yüzde 58’i Diyanet İşleri Başkanlığı'na güvenmediğini ya da hiç güvenmediğini belirtmektedir. Dinî cemaat ve tarikatlara güvensizlik ise yüzde 70’le daha da yüksek bir düzeye ulaşmaktadır. Bu oranlar coğrafi, demografik ve eğitim eksenlerinde farklılaşmakla birlikte, hiçbir grupta güven çoğunluğu oluşturmamaktadır. Erkekler, yüksek eğitimli bireyler ve kentliler kurumsal dinî aktörlere en mesafeli duruşu sergileyen kesimler olarak öne çıkmaktadır.
TÜRKİYE’NİN DEĞİŞMEYEN ÇELİŞKİSİ
Türkiye toplumunun Allah’a inancı ve dine bağlılığı güçlü, tutarlı ve demografik sınırları aşan bir nitelik taşımaktadır. Ancak bu inancın kurumsal temsilcileri olan dini yapılar, bu meşruiyetin çok gerisinde kalmaktadır. Toplum, dini özel ve kolektif hayatının merkezinde tutmayı sürdürmekte, ancak bu dini kimin temsil edeceği, nasıl örgütleneceği ve hangi kurumsal biçimler üzerinden aktarılacağı konusunda derin bir güvensizlik içindedir. İki araştırmanın kesişim noktasında görünen bu tablo, Türkiye’nin din alanındaki en köklü geriliminin kurumsal ve siyasal nitelikte olduğunu düşündürmektedir.






