
Bütün dinlerin temel amacı insanı iyiliğe yöneltmek, doğruya ulaştırmak ve onu kötülüklerden uzak tutmaktır. İnanç, bu anlamda bir disiplin, bir arınma ve bir denge arayışıdır. İnsan, inandığı ölçüde kendini sınırlar, dizginler ve daha iyi bir varoluşa doğru yönelir.Ancak tarih bize inancın her zaman bu saf haliyle kalmadığını, zamanla güçle, iktidarla ve çıkarla temas ettiğinde, yönünü kaybedebildiğini göstermektedir.
HASTALIKLI BİR ZİHİN YAPISI
Arz-ı Mev’ud düşüncesi etrafında şekillenen bazı yaklaşımlar, tam da bu kırılmanın tartışıldığı bir alan haline gelmiştir. Çünkü burada inanç, sadece bireyin ahlaki dönüşümüne rehberlik eden bir yapı olmaktan çıkıp, somut hedefler, sınırlar ve sahiplik iddiaları üzerinden yeniden tanımlanır. Siyonist anlayışın ortaya çıkışı da bu düşünceden beslenmektedir. Bu anlayışa göre inanç, insanı dönüştürmek yerine, dünyayı kendi lehine dönüştürme aracına dönüşür. Bu noktada kutsal olan, bir iç arınma çağrısı olmaktan çıkarak, meşrulaştırıcı bir zırh haline gelir. Yapılan her şey, “haklılık” duygusuyla örtülür.
Bu tür bir zihinsel dönüşüm, psikolojik olarak sağlıklı bir inançtan çok, yoğun bir sahiplenme ve kontrol ihtiyacının kutsallaştırılması şeklinde tahlil edilebilir. Çünkü artık mesele iyi olmak değil kazanmak; doğruyu aramak değil kendi doğrusunu dünyaya dayatmaktır. Bu durum ise hastalıklı bir zihinsel yapıya sahip olmak demektir.
Öte yandan ilahî olana uygun inançlar vardır. İnsanı ayakta tutar, ona yön verir, anlam kazandırır. Ancak kökünden sapmış olan hastalıklı anlayışlardan gelen inanç, insanın gözünü daraltır, dünyayı tek bir pencereden görmeye zorlar. Arz-ı Mev’ud düşüncesi etrafında şekillenen kimi yaklaşımlar da tam bu kırılma noktasında duruyor.
Mesele sadece bir “vaat” meselesi değil artık. Mesele, o vaadin zihinde neye dönüştüğü. Çünkü bir inanç, kutsallık zırhına büründüğünde, ona yöneltilen her soru neredeyse bir saldırı gibi algılanmaya başlar. Ve o andan itibaren düşünce, kendini savunmak için sertleşir.
KÖRLEŞME
Burada psikolojik olarak dikkat çeken şey, inancın yerini yavaş yavaş takıntılı bir kesinliğe bırakmasıdır. Artık mesele doğruyu aramak değil, sahip olunan “doğruyu” korumaktır. Bu da insanı, kendi düşüncesinin dışındaki her şeyi tehdit olarak görmeye götürür. Karşısındaki insan artık bir insan olmayıp onu yok etmesi mübah hatta farz derecesinde olan bir engeldir.
Ve işte o noktada, mecazi anlamda bir körleşme başlar.
İnsan dinlemez.
İnsan görmez.
İnsan tartmaz.
Sadece ilerler.
Bu hâl, dışarıdan bakıldığında “gözünü kan bürümüş” bir kararlılık gibi görünür. Ama aslında bu, çoğu zaman derin bir korkunun, kaybetme endişesinin ve kimliğin dağılma ihtimalinin yarattığı bir sertleşmedir. Kendi varlığını, kendi inancını tehdit altında hisseden zihin, savunmayı abartır. Ve bu abartı, zamanla yıkıcı bir inatçılığa dönüşür.
En tehlikeli olan ise bu durumun, kendi toplumu ve müttefikleri tarafından göz ardı edilmesidir. Çünkü yapılan her şey, “kutsal” adına yapıldığı için meşru görünür. Vicdan devre dışı kalmıştır artık.
Bu noktada artık barış konuşmak zorlaşır. Çünkü barış, esneklik ister. Oysa bu hastalıklı olan zihinsel yapı esnekliği tehdit olarak görür. Uzlaşma, geri adım gibi algılanır. Böylece inanç, insanı büyüten bir şey olmaktan çıkıp, onu daraltan bir kalıba dönüşür.
Belki de asıl mesele şudur:
Bir inanç, insanın kalbini mi genişletiyor, yoksa onu tek bir fikrin içine mi kapatıyor?
Eğer cevap ikincisiyse, orada artık sadece bir inanç yoktur. Orada, kutsalla meşrulaştırılmış bir zihinsel kapanma vardır. Ve bu kapanma, kendisi dışındakilere karşı vicdanın çalışmadığı acımasızca bir yönelim ve “en iyi ben” düşüncesi ile şekillenen hastalıklı bir zihin yapısıdır.






