
Futbol, din-dışı kutsallık üreten yeni-paganizm biçimlerinden biri. Futbolun büyüsü, câzibesi ve gücü, psikanalistlerin insanın “ikincil özellikleri” olarak tanımladıkları tastamam bir din-dışı bir kutsallık, din-dışı bir coşku, trans hâli ve neo-pagan, “neo-barbar” dolayısıyla duygu, haz ve ânlık tatminler dünyasına hitap eden “primitif” âidiyet biçimleri üretebilmesinde gizli.
Bu nedenle, futbolu bütün yönleriyle ve boyutlarıyla anlamlandıra-bilmenin, televizyon futboluyla birlikte futbolun nasıl bir neo-paganizm biçimine dönüştürüldüğünü gösterecek bir arkeoloji çalışması yapabilmenin, dolayısıyla bir futbol felsefesi geliştirebilmenin yolu, futbolu, din-dışı kutsallık kavramı ekseninde incelemek ve tartışmaktan geçiyor. Peki, din-dışı kutsallık ne demek?
Din-dışı kutsallık kavramıyla, sekülerlik arasında kopmaz bir ilişki var. Ernest Gellner, modernlikle birlikte yaşanan ve günümüze kadar gelen süreçte Batı’da (ve Batı kültürünün küre ölçeğinde yaygınlaşarak küreselleştirilmesiyle birlikte dünya genelinde) iki tür sekülerizm biçiminin ortaya çıktığını söyler: Buna göre, birinci sekülerizm çağı, modernliği ve modern süreci açıklar ve dinin hayattan uzaklaştırılması sürecidir.
İkinci sekülerizm çağı ise postmodernliği ve postmodern süreci açıklar ve bu kez dünyevî olan’ın ve dünyevî alanların dinselleştirilmesi / kutsanması sürecidir. Bu süreçte, insanın bilincine, aklına değil, bilinçaltına, duygu, haz ve iç-dünyasına hitap eden sinema, televizyon, bilgisayar, internet, müzik, eğlence ve spor endüstrisi, kısacası kültür endüstrisi, bu kez kitlelerin hayatlarını, zevklerini, beğenilerini, anlam dünyalarını şekillendiren, belirleyen din-dışı ikonlar, durumlar ve kutsallar üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Bu süreç, neo-sekülerizm ve neo-paganizm sürecidir. İşte bir seküler arınma, bir toplumsal kaçış, bir din-dışı ritüel, bir ayartıcı oyun, mevcut yapılara ve durumlara kütlesel bir muhalefet biçimi olarak postmodern futbol, bu süreci hem besleyen, hem yeniden-üreten, hem de bu süreçte kullanılan mevcut iktidar aygıtlarını ve iktidar kurma biçimlerini meşrûlaştıran en güçlü ve en yaygın enstrümanlardan biridir.
Neo-seküler ve neo-pagan bir fenomen olarak futbol, bu duruma, konuma ve işleve birdenbire sahip olmaya başlamadı elbette ki. Sekülerlik, bu süreci hazırladı ve sekülerleşme süreinde bütün alanları, sanatları, yapıları ve durumları araçsallaştırdı. Sekülerliğin Adorno ve Horkheimer’ın “araçsal akıl” olarak adlandırdıkları manipülasyon ve kontrol biçimlerini ve din-dışı kutsallık formlarını ve pratiklerini nasıl ürettiğine ve kışkırttığına da kısaca bakmak yararlı olabilir.
Thomas Luckmann, sekülerizmin Batı toplumlarında “gizli / görünmez din” (invisible religion) haline geldiğini söyler. Luckman’a göre, Batıda sekülerizm, “modern insanın anlam ve kişisel kurtuluş arayışında; kendini ifade ve gerçekleştirme sürecinde din’in yerini almıştır.”
Batıda önceden din tarafından tanımlanan otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynakları, modernlikle birlikte sekülerizm tarafından tanımlanmaya başlanmıştır. Bu süreç, siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarının ve faaliyet biçimlerinin de sekülerleşmesini, hayatın bütün alanlarının seküler kodlara göre yeniden tanımlanmasını ve düzenlenmesini gerektirmiştir. Din de bu süreçten nasibini almış, kamusal alandan uzaklaştırılarak bireysel alana hapsedilmiş yani marjinal / arızî bir unsur hâline getirilmiştir.
Ancak Batı’da dinin marjinalleştirilmesi, sekülerliğin temel / tanımlayıcı paradigma hâline getirilmesi, dine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmamış; aksine daha da artırmıştır. Sekülerliğin hayatın her alanını tanımlayan yegane “güç” olması, John Keane’in deyişiyle “varoluşsal belirsizlik” yaşanmasına yol açmış; bu da kaçınılmaz olarak kutsal’ın yeniden dönüşünü icbar etmiştir.
Ancak burada yeniden döndüğünü söylediğimiz kutsal, dinsel özünden arınmış; geçici etkileri olabilen din-dışı kutsallıklardır.
Din, hayatın görünür alanlarından çekilince kaçınılmaz olarak zuhur eden varoluşsal belirsizliği; anlam kaymasını ve anlam krizini aşabilmek için hayata anlam verebileceği düşünülen din-dışı kutsallıklar üreten bir vasat ve bu vasatı sürekli canlı tutan vasıtalar icat edilmiştir.
Örneğin romanın icadı, bu açıdan oldukça anlamlıdır. Marksist edebiyat teorisyenlerinden Terry Eagleton, 17. Yüzyıldan itibaren, roman’ın dinin yerini aldığını, dinin gördüğü işlevleri görmeye başladığını söyler.
Eagleton’ın (üstelik de Marksist biri olarak!) roman için yaptığı bu gözlem artık bütün bir kültür endüstrisi için de yapılabilecek bir gözlemdir: Nitekim yaşayan cins kafalardan ve imaginatif sosyal teorisyenlerden Samuel Weber, “Mass Madiauras: Form, Technics, Media” başlıklı önemli kitabında, bugün spordan sinemaya, televizyondan sanal dünyaya kadar bütün bir kültür endüstrisinin başat işlevinin din-dışı kutsallıklar üretmek olduğunu söyler. İşte futbol, bu sürecin en önemli alanlarından ve enstrümanlarından biridir.
*
Not: Yazıya, tam esaslı bir giriş yaptığım yerde yazıyı kestim yer darlığından ötürü. Bu yazı, Genç Motto dergisinin Temmuz sayısında yayımlanacak yazımdan küçük bir kesittir. Yazının tamamını oradan okuyabilirsiniz.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.