Savaş bitti mi, İran kaybetti mi? Netanyahu mu kaybetti?

04:0010/06/2026, Çarşamba
G: 10/06/2026, Çarşamba
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yasin Aktay

ABD-İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve bir diziye dönüşen savaşın her bölümünün ardından tekrarlayan soruya dönüyoruz: Kim kazandı, kim kaybetti? İran’ın ateşkese rağmen Lübnan’a saldırılarına devam eden İsrail’e karşı sürpriz görülen saldırılarıyla başlayan son bölümün ardından bu soruya tekrar dönüyoruz. Savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflere bakıldığında aslında sorunun cevabı o kadar da zor görünmüyor. Çünkü savaşların sonucu, tarafların ne kadar yıkım ürettiğine değil, ilan ettikleri

ABD-İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve bir diziye dönüşen savaşın her bölümünün ardından tekrarlayan soruya dönüyoruz: Kim kazandı, kim kaybetti?

İran’ın ateşkese rağmen Lübnan’a saldırılarına devam eden İsrail’e karşı sürpriz görülen saldırılarıyla başlayan son bölümün ardından bu soruya tekrar dönüyoruz.

Savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflere bakıldığında aslında sorunun cevabı o kadar da zor görünmüyor.
Çünkü savaşların sonucu, tarafların ne kadar yıkım ürettiğine değil, ilan ettikleri hedeflere ne ölçüde ulaştıklarına bakılarak değerlendirilir.
İsrail ve ABD bu savaşa girerken hedeflerini açıkça ortaya koymuşlardı. İran'ın nükleer kapasitesi yok edilecek, füze ve İHA altyapısı çökertilecek, İran'ın bölgesel etkisi kırılacak ve nihayet rejim değişikliğine giden yol açılacaktı. Netanyahu açısından bütün bunların ötesinde çok daha eski bir hayal vardı:
Otuz yılı aşkın süredir savunduğu İran'ı Amerikan askeri gücüyle doğrudan karşı karşıya getirme stratejisini nihayet hayata geçirmek.
Bugün geriye dönüp baktığımızda ise ortada tuhaf bir tablo görüyoruz. İran ağır yaralar aldı. Askerî tesisleri vuruldu, altyapısı zarar gördü, ekonomisi yeni yüklerle karşı karşıya kaldı.
Ancak bütün bunlara rağmen ne rejim çöktü, ne devlet dağıldı ne de İran'ın bölgesel denklemdeki ağırlığı ortadan kalktı.

Daha önemlisi, savaşın ilk günlerinde Batı medyasında sıkça dillendirilen "İran halkı ayaklanacak" beklentisi de gerçekleşmedi. Tam tersine, dış saldırının yarattığı atmosfer İran toplumunda beklenmedik ölçüde bir dayanışma ve millî refleks doğurdu. Bu durum yalnızca İran'ın değil, son yirmi yılda dış müdahalelerle rejim değiştirme projelerinin tamamının yaşadığı ortak kaderi hatırlatıyor. Irak'ta olmadı. Suriye'de olmadı. Venezuela'da olmadı. İran'da da olmadı.

Fakat savaşın asıl dikkat çekici sonucu başka bir yerde ortaya çıktı. Bu savaşın sonunda en zor durumda kalan tarafın İran değil, İsrail olması ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor.
İlk bakışta bu iddia şaşırtıcı gelebilir. Çünkü savaşın en büyük askerî ve teknolojik üstünlüğü İsrail ve Amerika tarafında.
Ancak modern savaşlar artık yalnızca tankların, uçakların ve bombaların savaşı değil; aynı zamanda meşruiyetin, algının ve sürdürülebilirliğin savaşıdır.

İsrail son iki yılda Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'de ve nihayet İran cephesinde sürekli genişleyen bir savaş stratejisi izledi. Fakat bu stratejinin en büyük sorunu, savaşın sürekli genişlemesine rağmen siyasî hedeflerin giderek belirsizleşmesidir.

Gazze'de Hamas ortadan kaldırılamadı. Lübnan'da Hizbullah tamamen tasfiye edilemedi. İran'da rejim değişmedi. Buna karşılık İsrail'in uluslararası meşruiyeti tarihte görülmemiş ölçüde aşındı.

Bir zamanlar Batı dünyasında tartışılmaz kabul edilen İsrail anlatısı bugün özellikle genç kuşaklar arasında ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya bulunuyor. Amerika'da üniversitelerden medya kuruluşlarına kadar geniş bir alanda İsrail politikalarına yönelik eleştiriler artık marjinal değil ana akım hale gelmeye başladı.

Aslında Netanyahu ile Trump arasındaki son gerilimin arkasında da bu gerçek yatıyor.

Netanyahu hâlâ savaşın genişletilmesinin İsrail'e stratejik üstünlük sağlayacağını düşünüyor. Oysa Trump'ın önündeki gündem çok farklı. Hürmüz Boğazı krizi, yükselen enerji fiyatları, yaklaşan ara seçimler, Amerikan ekonomisinin kırılganlığı ve kamuoyunda artan savaş yorgunluğu Washington'u yeni bir savaş macerasından uzaklaştırıyor.

Trump'ın son aylarda izlediği zikzaklı politikanın arkasında da bu ikilem bulunuyor. Bir taraftan İsrail'i desteklemek zorunda hissediyor; diğer taraftan Netanyahu'nun peşinden sürüklenerek sonu belirsiz bir bölgesel savaşa girmek istemiyor. Bu nedenle son dönemde ortaya çıkan tabloyu bir ateşkesten çok, savaş ile müzakere arasında gidip gelen bir ara dönem olarak okumak daha doğru olacaktır.

Aslında bugün yaşananların en önemli sonucu, Ortadoğu'da güç dengelerinin yeniden tanımlanıyor olmasıdır. İran bütün eksiklerine ve ağır maliyetlerine rağmen bölgesel denklemden çıkarılamayacağını göstermiştir. İsrail askerî üstünlüğünün siyasî sonuç üretmeye her zaman yetmediğini görmüştür. Amerika ise mutlak güç görüntüsünün artık eskisi kadar ikna edici olmadığını fark etmektedir.

Bu savaş aynı zamanda yeni bir çağın habercisidir.
Artık hiçbir aktör tek başına bölgeyi şekillendirebilecek kapasiteye sahip değildir.
Ne Amerika eski Amerika'dır, ne İsrail eski İsrail'dir ne de İran eski İran'dır.
Bu yüzden önümüzdeki dönemin asıl sorusu savaşın yeniden başlayıp başlamayacağı değildir.
Asıl soru şudur: Netanyahu'nun sürekli savaş üzerine kurduğu strateji mi galip gelecek, yoksa Washington'ın giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu kontrollü uzlaşma siyaseti mi?
Bugünkü işaretler ikinci ihtimalin güçlendiğini gösteriyor.

Doğrusu savaşların da bir mantığı vardır. Savaş, ilan edilen hedefleri gerçekleştirmeyi bırakıp onları imkânsız hale getirmeye başladığında artık stratejik bir araç olmaktan çıkar ve bir bağımlılığa dönüşür. İsrail'in bu bağımlılığa teolojik saplantılı gerekçeleri olduğu malum, ama onun bile reel alemde dayandığı bir sınır var. İsrail adım adım o teolojik hedeflere gidiyor olduğunu düşünüyor olabilir ama koşarak gittiği o hedef aslında kendi sonudur. Bunu anlamak için gerçekler karşısında bir duvar veya uçurum gibi görünmeye başlıyor.

Gazze'den Lübnan'a, Lübnan'dan İran'a uzanan savaş zinciri İsrail'e güvenlik üretmek yerine onu sürekli yeni cepheler açmaya mecbur bırakıyor.
Bu nedenle savaşın sonunda ortaya çıkan en çarpıcı gerçek, İran'ın ayakta kalmış olması değil, İsrail'in artık savaşarak çözemeyeceği sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmasıdır.
İMAMOĞLU’NDAN BİR GANNUŞİ ÇIKARMA ISRARI VE BİR ÇARESİZLİĞİN ANATOMİSİ
Ahmet Taşgetiren İmamoğlu ile Gannuşi’yi aynı cümle içinde telaffuz etmeye devam etmiş.
Bu zinhar caiz değil ve bunu reddetmek için bile olsa bize de bunu yaptırıyor.
Günahı onun boynuna artık.
Kendisi de aralarındaki farkı çok iyi bildiğini ve zaten zikretmiş olduğunu göstermeye çalışmış gerçi. Demek bildiği halde yapıyor bunu.
İki dava arasındaki farkı çok iyi bildiğini söylüyor ama ikisi arasındaki tek benzerlik yargı tartışmalarının olması.
Yargı tartışmasının olmadığı hangi dava var Allahaşkına?
Bu mantıkla dünyadaki bütün muhalif siyasetçiler ve yargılandıkları davalar birbirine benzetilebilir.
Trump’a açılan davalarla Gannuşi arasında paralellik kurabiliriz. Le Pen ile Gannuşi arasında paralellik kurabiliriz. Netanyahu hakkındaki davalarla Gannuşi arasında paralellik kurabiliriz. Hatta herhangi bir belediye başkanı hakkında açılan herhangi bir soruşturmayla Gannuşi arasında da paralellik kurabiliriz.
Çünkü hepsinde ortak bir unsur bulunabilir: Yargı. Ama siyaset bilimi böyle yapılmaz. Karşılaştırmalı analiz, benzer görünen bir unsuru çekip alıp bütün tarihsel bağlamı yok saymak değildir, tam tersine, bağlamı esas almaktır.
Gannuşi’yi mahkum eden bağlam içinde şu anda hiçbir siyasi faaliyete izin verilmediği gibi karşıt herhangi bir görüşün savunulması bile mümkün değil mesela.
Bu bağlam
Taşgetiren
için bir anlam ifade ediyor mu?
Darbe ile yönetilen yerlerde böyle olur. Türkiye’deki gibi değil.
Türkiye’de Erdoğan’ın güçlü liderliğine rağmen ona muhalefet edilebiliyor, isteyen ona hakaret etmediği sürece istediğini söyleyebiliyor, onu meşru yollarla devirmek için örgütlenebiliyor ve seçimler var.
Takrir-i Sükun
siyasetlerinin geçerli olduğu bu tür ülkelerle Türkiye’yi karşılaştırmak içinse İmamoğlu’nun partisinin ülkeyi tek başına yönettiği günleri bir daha hatırlamalarını öneririz.
Bana hatırlattığı Müslüman aydın sorumluluğu veya adalet veya “kin duyduğunuz kişilere bile adalet” değerlerinin kendisinde eskisi gibi çalışıyor olup olmadığını sormakla yetineyim.
Halbuki ben zaten kendisi bu paralelliği kurmamış olsa Türkiye’de yargıya intikal etmiş olan bir konuda şimdiye kadar hiç konuşmama prensibime bağlı olduğumu söylüyorum.
Bunu ihlal edecek bir şey yapmadım.
Kendisi ısrarla Gannuşi’den bahsetmişken araya İmamoğlu’nu da sokuşturmak istiyor.
Bununla yapmak istediği şey hakkında bizzat kendi çalışanları, parti mensupları tarafından ayyuka çıkmış şikayetlerle başlamış ve kokuları burun direğini kıran yolsuzluk, rüşvet ve irtikap suçları bulunan
birini daha yargılanmadan aklamaya çalışmaktan başka ne olabilir?

Gannuşi’ninse masumluğu darbe mahkemelerine rağmen müsellem zaten. Hakkında milyon yıl ceza verilmiş olsa bile bu onu daha fazla sevmemizi, daha fazla güvenmemizi, yanında daha fazla durmamızı gerektirir. Bunu anlamaz mı Taşgetiren?

İmamoğlu’nu savunmak isterse savunsun, bir şey diyemem. Ama bunu ölçüsünü kaybetmiş kıyaslarla ve bilhassa Gannuşi gibi bir değeri istismar edecek şekilde yapmasın derim.
#ABD
#İsrail
#İran
#savaş