Soykırım suçlusu olması dolayısıyla başbakanı ve birçok görevlisi şu anda Uluslararası Adalet karşısında hesap vermesi gereken İsrail işgal parlamentosu
ndan geçtiğimiz pazartesi akşamı kan donduran bir yasa çıktı.
Aslında yasa demek her türlü yasal faaliyete büyük ayıp ve hakaret olur.
Zaten işgalci konumundan dolayı hiçbir meşruiyeti, hiçbir hukuki temeli olmayan bir haydut yapının cinayet talimatı daha ziyade. Talimat metninin dili soğuk, teknik ve düzenli. Ama satır aralarında dolaşan şey tabii ki hukukun dili olmaktan çok uzak, hayatların değerini ayıran, daha temel düzeyde ırkçı hayvanlığını yansıtan bir ayrım. Aynı fiil, iki farklı özne için iki farklı sonuç doğuruyor. Birinin yaptığı ölümle sonuçlandığında bu, en ağır ceza ile karşılanacak bir suç; diğerinin yaptığı aynı sonuçla bittiğinde ise aynı kategoriye bile girmiyor.
Böylece suçun kendisi değil, failin kimliği belirleyici hale geliyor.
Yasa metnine göre işgal devleti, bir İsrail vatandaşını öldüren herhangi bir Filistinliye idam cezası uygulayabilecek; ancak hiçbir koşulda bir Filistinliyi öldüren bir İsrailliye bu ceza uygulanamayacak.
Aşırı sağcı “Yahudi Gücü” partisinin lideri ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ile Likud Partisi’nden Knesset üyesi Nissim Vaturi tarafından sunulmuş olan yasa idamın uygulanmasının bütün adımlarını teknik detaylarıyla soğukkanlı bir katil fantazisiyle açıklamış. Buna göre
: Ceza, yüzü maskeli bir gardiyan tarafından asılarak infaz edilecektir. Bu, infazı gerçekleştiren kişinin kimliğinin gizlenmesini amaçlamaktadır.
: İnfazı gerçekleştirenlere cezai ve hukuki tam dokunulmazlık tanınacaktır; böylece gardiyan aynı anda hem “yargıç” hem de “cellat” haline gelmektedir.
: İdam kararı verildikten sonra herhangi bir hafifletme ya da iptal mümkün değildir. Savcılık talebi olmaksızın da idam kararı verilebilir ve karar kesinleştikten sonra 90 gün içinde infaz edilmesi zorunludur.
: İdam mahkûmları yeraltı hücrelerinde tecrit edilecek ve infaz anına kadar ziyaretçi kabul edilmeyecektir.
Yasa, İsrail kontrolü altındaki bölgelerde yaşayan Filistinlileri hedef almaktadır. “Terör eylemleri” kapsamında kasıtlı öldürme suçundan mahkûm edilen Filistinliler için idam cezası öngörülmekte, müebbet hapis ise son derece istisnai durumlara bırakılmaktadır.
Askeri mahkeme, savcılık talebi olmaksızın ve oybirliği şartı olmadan idam kararı verebilecektir. Bölgedeki İsrail askeri komutanlarının bu cezayı affetme, hafifletme veya iptal etme yetkisi bulunmamaktadır.
İŞGALCİ EV SAHİBİNİ YARGILAYABİLİR Mİ?
Aslında teknik olarak işgalci bir yapının kendisine karşı en meşru hak olarak direnen güçlere karşı bir yasa koyması her zaman kabul edilemeyen bir çelişkidir. Ne yazık ki İsrail işgal ettiği topraklardaki haydutluğunu başta ABD olmak üzere Avrupa’da da kabul ettirmiş durumdadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrail Başbakanının soykırım suçlusu olduğunu ilan etmiş olduğu halde, İsrail’den hesap sorabilen kimse yok.
İdam cezaları konusunda pek hassas AB’den bu konuda nasıl bir tepki gelecek. Şu ana kadar bir tepki duymadık. Türkiye’de gerçekten insanlığa karşı işlenmiş suçlar bağlamında idam cezasının telaffuz edildiği anda alarma geçen Avrupa Birliği temsilcilerinden bu konuda bir tepki gelecek mi? Yoksa zaten İsrail AB üyesi veya adayı da olmadığı için yapacak bir şey yok deyip geçiştirecekler mi? İnsan hakları sadece AB üyesi ülkeler için mi geçerliydi?
Gerçi kimden ne bekliyoruz?
Hayır, beklemiyoruz. İnsan hakları söyleminin bir yabancı müdahale ve emperyalizm aracı olmaktan başka bir anlamı olmadığını bilmiyor gibi olmayalım şimdi.
Ama İsrail’in bu yasa hamlesinin Filistin halkından ziyade 2 milyar Müslümanı hedef aldığını burada söylemeden geçmeyelim
. Maalesef 2 milyar Müslümanın İsrail’in İslam’ın değerlerine karşı küstahlığına karşı sessizliği asıl büyük dert. Bugün üç yıldır Gazze’de yaptıklarının üzerine bu kararıyla bile Müslümanlara topyekûn hakaret eden aynı İsrail, bir İslam ülkesi olarak İran’a karşı saldırganlığında bazı İslam ülkelerini safına çekmek üzere. O ülkelerin akıllarını başlarına toplamaları gerekiyor. İsrail’in safında hiç kimseye karşı verilecek hiçbir hayırlı savaş olmaz, olamaz. İran, bütün geçmiş mezhepçi uygulamalarına rağmen, İslam dünyasının bir parçasıdır ve ona karşı verilen savaş, Şiiliğine değil, Müslümanlığına, ümmetin tamamına verilen bir savaştır.
VE TAM BU NOKTADA BAŞKA BİR SAHNE BELİRİR
’deki
Latin Patrikhanesi Vekilliği
, Kutsal Hafta sırasında Kudüs’teki
’nin yeniden açılmasını memnuniyetle karşıladı.
Piskopos İyad et-Tavval, Papa XIV. Leon
’un Orta Doğu’daki Hristiyanlarla dayanışmasını ifade eden tutumunun kilisenin yeniden açılmasına katkı sağladığını belirtti.
ayrıca
hükümetinin güçlü ifadeler içeren açıklamasını takdir etti. Bu açıklamada, kutsal topraklardaki tüm ibadet mekânlarına erişimin tüm inananların hakkı olduğu vurgulanmıştı. Bunun yanı sıra İtalya Başbakanı, Fransa Cumhurbaşkanı, Kanada ve AB’nin tutumlarını da övgüyle anan patrikhane vekili, tüm inananların ibadet yerlerine herhangi bir engelle, hakarete ya da tacize maruz kalmadan erişme hakkına sahip olduğunu bir kez daha vurguladı.
Yani, aynı coğrafyada, başka bir kutsal mekân için yapılan girişimler sonuç verebiliyor. Kıyamet Kilisesi
’nin açılması için yapılan çağrılar karşılık buluyor. Bir Papa’nın dile getirdiği dayanışma, bir piskoposun açıklaması, bir hükümetin sert bildirisi, Avrupa’dan gelen destek mesajları… Hepsi birleşiyor ve kapılar açılıyor. İnananların ibadet hakkı, uluslararası bir mesele haline geliyor ve bu mesele çözülüyor.
Burada kimse bu çabayı küçümseyemez.
İnanç özgürlüğü, ibadet hakkı, kutsal mekânlara erişim… Bunlar evrensel haklardır ve savunulmalıdır.
Ama insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Aynı coğrafyada, aynı hassasiyet neden başka bir kutsal mekân için ortaya çıkmıyor?
’nın her gün ihlal edildiği, ibadetlerin kısıtlandığı, insanların girişlerinin engellendiği bir ortamda neden aynı ses yükselmiyor? Neden aynı diplomatik hareketlilik oluşmuyor? Neden aynı kararlılık görülmüyor?
Bu sorunun cevabı çok açık değil mi?
SADECE GÜÇ KAYBI DEĞİL, TEMSİL KAYBI DA
Müslümanlar, bugün tarihlerinin belki de en dağınık dönemlerinden birini yaşıyor. Siyasi olarak parçalanmış, ortak bir iradeden yoksun, kendi iç meselelerine gömülmüş durumda. Her biri kendi sınırları içinde konuşuyor, ama ortak bir ses üretilemiyor.
Bu durum, sadece güç kaybı değil; temsil kaybıdır.
Bir zamanlar bu temsil vardı.
Sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir söz söyleme makamı olarak hilafet vardı. Bir haksızlık olduğunda, o haksızlık karşısında kim konuşacak sorusunun bir cevabı vardı.
Bugün o cevap yok. Bugün Müslümanlar, sadece mağdur değil; aynı zamanda yalnız.
Ve bu yalnızlık, sadece dışarıdan dayatılan bir durum değil, içerideki dağınıklığın da bir sonucu.
Bu yüzden bugün yaşanan trajedi, sadece bir yasanın getirdiği sonuçlarla sınırlı değil.
Asıl trajedi şudur: Bir halkın hayatı, bir düzen içinde sistematik olarak değersizleştirilirken, buna karşı güçlü ve ortak bir sesin yükselememesi.
Ve bu sessizlik, sadece bugünü değil, yarını da belirliyor. Çünkü bir yerde ölüm sıradanlaştığında, hayat sadece orada değil, her yerde anlamını kaybetmeye başlar.