Dünyaya ait olmak

04:001/04/2026, Çarşamba
G: 1/04/2026, Çarşamba
Samed Karagöz

Bazı kitaplar vardır; onları okurken yalnızca bir hayat hikayesine değil, aynı zamanda bir coğrafyanın hafızasına temas ettiğinizi hissedersiniz. Sharjah’da bulunan The Africa Institute ve Skira’nın ortak yayını olan At Home in the World: A Memoir tam da böyle bir kitap. Yazarı İbrahim El-Salahi ise yalnızca bir sanatçı değil; modern Afrika sanatının kurucu figürlerinden biri, aynı zamanda sürgünün, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulan benliğin tanığı. Bu kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz:

Bazı kitaplar vardır; onları okurken yalnızca bir hayat hikayesine değil, aynı zamanda bir coğrafyanın hafızasına temas ettiğinizi hissedersiniz. Sharjah’da bulunan The Africa Institute ve Skira’nın ortak yayını olan At Home in the World: A Memoir tam da böyle bir kitap. Yazarı İbrahim El-Salahi ise yalnızca bir sanatçı değil; modern Afrika sanatının kurucu figürlerinden biri, aynı zamanda sürgünün, parçalanmış aidiyetlerin ve yeniden kurulan benliğin tanığı.

Bu kitabı okurken şunu fark ediyorsunuz: “dünyaya ait olmak” ifadesi, romantik bir kozmopolitlik iddiasından ziyade, zorunlu bir varoluş stratejisi. Çünkü El-Salahi’nin hayatı, Sudan’dan Londra’ya, oradan sürgünlere uzanan bir hat üzerinde şekilleniyor. Bu hat, yalnızca coğrafi bir hareket değil; aynı zamanda kimliğin sürekli yeniden müzakere edildiği bir alan.

El-Salahi’nin anlatısı klasik bir sanatçı otobiyografisi değil. Aksine, sanatın hayatın içinden nasıl doğduğunu, nasıl kırıldığını ve nasıl yeniden kurulduğunu gösteren katmanlı bir metin. Çocukluk hatıralarından başlayan bu yolculuk, sömürge sonrası Sudan’ın kültürel gerilimlerini, modernleşme sancılarını ve sanatın bu süreçteki rolünü ince ince işliyor.

Burada özellikle dikkat çekici olan şey, sanatın bir ifade biçimi olmaktan öte bir direniş alanı olarak konumlanması. El-Salahi’nin pratiği, Batı modernizmi ile İslamî görsel kültür arasında kurduğu özgün dil üzerinden okunabilir. Ancak kitap bize şunu söylüyor: Bu dil estetik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk.

Çünkü sanatçı, bir yandan Londra’daki akademik eğitiminin getirdiği Batılı form anlayışıyla karşı karşıya kalırken, diğer yandan kendi köklerinin çağrısını duyuyor. Bu ikili gerilim, kitabın en güçlü damarlarından biri. El-Salahi ne tamamen Batılı bir sanatçı oluyor ne de yerel kalmayı seçiyor. O, bu ikisinin arasında bir üçüncü alan kuruyor. Bu yaklaşımın Türkiye’de de benzerlerini görmek mümkün. Üçüncü alanda yer alan sanatçıların her zaman daha kalıcı ve etkileyici olduğunu düşünüyorum.

Bugün sıkça kullanılan “küresel sanat” söylemi düşünüldüğünde, El-Salahi’nin hikayesi oldukça erken bir örnek sunuyor bize. Ancak onun küreselliği, bugünün bienal estetiğindeki gibi steril ve pazarlanabilir bir kimlik değil. Aksine, çatışmalı, kırılgan ve yer yer acı verici bir süreç.

Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri ise sanatçının Sudan’da hapsedildiği dönem. Bu bölüm, yalnızca bir politik baskı hikayesi değil; aynı zamanda sanatın en çıplak haliyle hayatta kalma pratiğine dönüştüğü bir an. Hapishanede, kağıt ve kalem bulamadığında bile duvarlara, hafızasına, zihnine çizen bir sanatçıyla karşı karşıyayız.

Bu noktada kitap, sanatın ontolojisine dair çok temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Sanat nedir? Bir nesne mi, bir eylem mi, yoksa bir direnme biçimi mi?

El-Salahi’nin cevabı oldukça net: Sanat, insanın kendi varlığını inkar eden koşullara karşı geliştirdiği en incelikli karşı çıkışlardan biridir.

Bugün sanat dünyasında sıkça karşılaştığımız yüzeysellik, hızlı tüketim ve politikadan arındırılmış estetik üretim düşünüldüğünde, bu kitap adeta bir tokat gibi geliyor. Çünkü El-Salahi’nin hikayesi, sanatın gerçekten neyle ilgili olduğunu hatırlatıyor: hafıza, kimlik, adalet ve direniş.

Bir başka önemli mesele ise aidiyet. “Ev” kavramı kitap boyunca sürekli sorgulanıyor. El-Salahi için ev, sabit bir mekan değil. Daha çok, sürekli kaybedilen ve yeniden kurulan bir alan. Bu yüzden “dünyaya ait olmak” ifadesi, aslında köksüzlüğün değil, kökleri yeniden tanımlamanın ifadesi.

Bu durum, özellikle bugün yerinden edilme, göç ve sürgün gibi meselelerin küresel ölçekte arttığı bir dönemde daha da anlam kazanıyor. El-Salahi’nin deneyimi, yalnızca bireysel bir hikâye değil; çağımızın ortak kaderine dair bir anlatı.

Kitabı bitirdiğinizde geriye şu soru kalıyor: Gerçekten nerede evdeyiz?

Belki de El-Salahi’nin ima ettiği gibi, ev dediğimiz şey bir coğrafya değil; bir hafıza, bir dil ve bir direnç biçimi. Ve belki de bu yüzden, bazı insanlar hiçbir yerde tam anlamıyla evde değildir ama dünyanın her yerinde biraz evdedir.

Bugün sanat dünyasının büyük ölçüde piyasa dinamikleri tarafından şekillendirildiği, bienallerin politik söylemleri çoğu zaman yüzeyde bıraktığı bir dönemde, El-Salahi’nin bu kitabı bize başka bir ihtimali hatırlatıyor: Sanat hâlâ ciddi bir şey olabilir.

Ve belki de en önemlisi, sanat hâlâ hakikatin tarafında durabilir.

#insan
#dünya
#kitap