İslam dönemi felsefesi (9)

04:006/07/2026, Pazartesi
G: 6/07/2026, Pazartesi
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ömer Türker

İslam dönemi felsefesiyle ilgili son bir meseleye değinip genel değerlendirmeye geçeceğim. Bu serinin yedinci yazısında metafizik bir mesele olarak nedenselliği reddetmek ile herhangi bir şeyin olgusal açıklamasında nedenleri dikkate almamanın farklı şeyler olduğuna dikkat çekmiş hatta bu meselenin çokça yanlış anlamaya yol açtığını belirtmiş ve biraz daha ayrıntılı bir şekilde ele almayı taahhüt etmiştim. Düşünce tarihini üstünkörü okumak, farklı nazariyelerin sonuçları hakkında ekseriyetle hesabı

İslam dönemi felsefesiyle ilgili son bir meseleye değinip genel değerlendirmeye geçeceğim. Bu serinin yedinci yazısında metafizik bir mesele olarak nedenselliği reddetmek ile herhangi bir şeyin olgusal açıklamasında nedenleri dikkate almamanın farklı şeyler olduğuna dikkat çekmiş hatta bu meselenin çokça yanlış anlamaya yol açtığını belirtmiş ve biraz daha ayrıntılı bir şekilde ele almayı taahhüt etmiştim. Düşünce tarihini üstünkörü okumak, farklı nazariyelerin sonuçları hakkında ekseriyetle hesabı verilmemiş, aceleci ve kestirme sonuçlara ulaşmaya yol açar. Şahsi okumalarımda bu kabilden sonuçlarla en çok karşılaştığım mesele herhalde nedensellik bahsidir. İşin ilginç tarafı, eşya arasında katı bir illiyet ilişkisini savunan filozoflar da nedensellik ilişkisi bulunmadığını ve her şeyin doğrudan ilâhî irade ve kudretle meydana geldiğini savunan kelamcılar da aynı aceleci ve kestirme tavırlardan nasibini alır.

Meseleyi doğru anlamak için öncelikle nazariyatla ilgili bir ilkeyi takdim edeyim. Bir düşünce ve görüşü savunanların durduğu mevzi ile o düşünce ve görüşü eleştirenlerin, savunanları koyduğu mevki her zaman aynı olmaz. Hatta farklı okullar arasında karşılıklı eleştirilerin yoğunlaştığı dönemlerde çoğunlukla muhalif cenahların birbirine yönelttiği eleştiriler doğrudan düşüncenin kendisinden ziyade o düşünceyi benimseyenlerin kabul etmediği sonuçlarına yoğunlaşır. Bu sonuçların bir kısmı düşünceyi savunanlar tarafından kabul edilebilir. Kabul edilmeleri de ekseriyetle uzun bir zamana yayılan mülahazalar neticesinde olur. Fakat eleştiriye konu olan sonuçların çoğu savunanlar tarafından temellük edilmez. Daha da ileri gidelim; düşünce tarihinde dikkat çeken, akılda kalan ve karşılıklı eleştiriler için hareket noktası olan eleştiriler çoğunlukla bu hususiyete sahiptir. Pek çok meşhur tartışmada bunun örneklerini bulabiliriz lakin konuyu fazlaca genişletmeye veya ufuk açıcı da olsa dağıtmaya imkânımız yok. Doğrudan nedensellik üzerinden ilerleyelim.

Bir nesne, durum, olay yahut olguyu anlamak için onun nedenlerini kavramak filozoflar için kesin bilginin olmazsa olmaz şartıdır. Hatta bu öylesine hayati bir şarttır ki illiyet ilkesinin sadece akıl tarafından kavranan ve akılla kâim bir ilke olduğunu ve dış dünyada eşyanın kendinde böylesi bir ilişkiye sahip olmadığını iddia etmek onlara göre bilgiyi inkar etmek ve sofizmin tuzağına düşmek demektir. Bu sebeple onlara göre dış dünyada yakın ve uzak nedenlerin bulunduğunu inkar etmek, genelde her türden bilgiyi özelde bilimsel bilgiyi inkar etmek demektir. Kelamcılar ise bütün düşüncelerini Tanrı’nın bilgi, irade ve kudretinin doğrudanlığı ilkesi üzerine kurduklarından bu ilkeyi zedeleyen her türden yaklaşımı, Allah’ın irade ve kudretini atıl bırakmak olarak değerlendirirler. Bundan dolayı filozoflar kelamcıları bilim yapmanın nazari temellerini yıkmakla, kelamcılar da filozofları dinin nazari temellerini yıkmakla suçlarlar.

Modern bir okur veya araştırmacı şahsi eğilimlerine göre bu eleştirilerden birini veya her ikisini haklı da bulabilir. Fakat durum en azından tarihsel bir vakıa olarak göründüğü gibi değildir. Ne kelamcılar bilime karşıdırlar ne de filozoflar dinin nazari temellerine dinamit koymayı amaçlar. Eşya arasında klasik dönem filozoflarının dile getirdiği anlamda bir illiyet ilişkisi bulunduğunu reddetmek, fiili bir durum olarak nedenleri dikkate almadan nesne, durum, olay ve olgu açıklaması yapmak demek değildir. Nitekim Eşarî kelamcılar, her şey gibi insanın iradeli fiillerinin de Allah’ın irade ve kudretiyle meydana geldiğini düşünür. Fakat bir Eşarî kelamcısı, kadılık mesleğini icra ediyorsa karşılaştığı bir hırsızlık yahut katil vakasında bütün fiiller Allah’ın iradesi ve kudretiyle meydana geliyor, o halde soruşturma, kovuşturma ve cezaya gerek yok demez. Olayı sebep ve sonuçlarıyla tespit ederek ulaştığı verilen doğrultusunda gereken ceza neyse onu verir. Çünkü bir fakih gözüyle bakıldığında sebep-sonuç ilişkilerini dikkate almak hatta çoğu fakih için şerî hükümleri illetleriyle birlikte kavramak zorunludur. Kelamdaki tartışmalar, metafizik seviyede anlamlıdır, fıkhın meselelerine olduğu gibi aktarılırsa anlamsızlaşır.

Bunun gibi kelamcılar ile filozoflar arasındaki nedensellik tartışmaları metafizik seviyede tüm eşyayı nasıl değerlendireceğimiz ve bütün hakkındaki kavrayışımızın nasıl kurulacağı ile ilgilidir, herhangi bir nesne, durum, olay yahut olgunun açıklamasını anlamsızlaştıracak şekilde suistimal edilemez. Nitekim filozofların illiyet görüşünü eleştiren kelamcıların metinlerindeki fizik bahisleri hem Gazzâlî öncesinde hem Gazzâlî sonrasında nedenleri tespite dayalı olgu açıklamalarıyla doludur. Kelamcı çiğ, kar veya sisin nasıl oluştuğunu açıklamaya teşebbüs ettiğinde bütün bunları Allah böyle yaratmıştır diyerek bahsi kapatmaz. Şayet böyle yaparsa kelam metni değil, akâid metni yazmış olur. Bu da bir tercihtir ve makul gerekçelere dayanabilir ama vakıada kelam tarihi böyle gelişmemiştir.

Kelamcıların eleştirilerini dikkate aldığımızda filozoflar için de benzer açıklamalar yapabiliriz. Allah’ın irade ve kudretini atıl bırakmakla eleştirilse de İslam dönemi filozoflarının bilhassa psikoloji, metafizik, ahlâk ve siyaset alanlarındaki bütün kurucu ve büyük teorileri, dinî inançlarının doğrudan ve dolaylı etkisiyle geliştirilmiştir. Mesela nübüvvet teorisi ancak müslüman bir filozof tarafından geliştirilebilir. İmkân teorisi de öyledir. Zihninde yaratma fiilini diğer türden fiillerle ayrıştırma kaygısı olmayan bir düşünür kesinlikle varlık-mahiyet ayrımını geliştiremezdi.

Bu kısa değerlendirmeden çıkan sonuç şu: İnsanlar illiyet veya nedensellik ilkesini kabul etmekle ne ilâhî inâyet ve kudreti inkar etmiş olurlar ne de fizik ve matematik bilimlerde sadece bu ilkeyi kabul etmekle atılım yaparlar. Aynı şekilde insanlar, ilâhî irade ve kudreti kabul ederek klasik filozofların kabul ettiği anlamda illiyeti reddetmekle ne eşya arasındaki ilişki ve düzeni yok sayarlar ne de fizik ve matematik bilimleri görmezden geri gelirler. Sonuçta Hind, Pers ve Yunan bilimine ait ulaşılabilen metinleri Arapçaya çevirerek bilimleri yeniden inşa edip geliştirenler ilâhî irade ve kudretin her şeye hükümfermâ olduğunu düşünen insanlardı. İslam’da filozoflar cemaati çeviri hareketinden sonra oluştu. Bu ilke metafizik seviyede var oluşun bütününü nasıl kavrayıp değerlendireceğimizle ilgidir.

#islam
#aktüel
#hayat
#Ömer Türker