Lübnan’da ölü doğan anlaşma neyi hedefliyor ?

ABD’den diplomatik destek dışında bir adım göremeyen Lübnan Devleti, son anlaşmayla birlikte pilot bölge konusunda kendi önerisini kabul ettirmeyi başardıysa da, İsrail işgalini resmen kabul ederek egemenlik hakkını devretmiş oldu.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Dr. Tuba Yıldız/İstanbul Üniversitesi

26 Haziran’da Lübnan ve İsrail arasında yapılan 5. tur müzakerelerinden sonra Washington’da imzalanan “Çerçeve Anlaşması” pek çok kritik soruyu ve sorunu beraberinde getirdi. Netanyahu’nun 9 Nisan’da İsrail-ABD masasından çıkarmak amacıyla Lübnan’la barış sürecini başlatacaklarına dair açıklamasıyla birlikte taraflar her müzakere sonrası ateşkes ilan etmiş olsa da sahada İsrail askerlerinin ilerlemesi ve Hizbullah’ın geri çekilmemesi somut adımların atılmasının önüne geçti. Diğer taraftan Tahran’ın ABD’ye Lübnan baskısı yapması ve Lübnan’da saldırılar durmadan kalıcı ateşkesin yapılmayacağına yönelik ısrarı Trump-Netanyahu arasındaki gerilimi geçici olarak gün yüzüne çıkardı ancak İsrail, Hizbullah’ın savunma hattında kalmasını öne sürerek daha da ötesi İran’ın Lübnan taleplerinin görmezden gelinmesini sağlamak adına saldırılarını aralıksız olarak sürdürdü. Bu aşamada İsrail – Lübnan arasında imzalanan anlaşmanın da geleceğine dair belirsizlikler görünür olmaya başladı.

ÇERÇEVE ANLAŞMASI

Haziran ayı başında yapılan müzakerelerin 4. turunda İsrailli ve Lübnanlı yetkililer arasında kalıcı barışa yönelik tartışmalar, İsrail’in Lübnan’ı bir deney alanına çevirmek adına “pilot bölge” önerisiyle çıkmaza girdi. İsrail’in planı, güney Lübnan’da İsrail’in işgal ettiği bölgelerde Lübnan ordusunun konuşlanmasını ve Hizbullah’la karşı karşıya gelip bölgeyi silahsızlandırmasını içeriyordu. Bir diğer ifadeyle İsrail, Lübnan topraklarını bölerek istediği bölgede istediği kadar kalıp, ordunun pilot bölge olarak adlandırılan alanda savaşması gerekliliğini ortaya attı. Lübnanlı temsilciler ise pilot bölge konusunda Litani Nehri'nin işgal kısmında kalmayan bölgelerinden başlayıp İsrail’in Lübnan topraklarından bütünüyle çekilmesini ve silahsızlandırma süreci ile ülke topraklarındaki tam kontrolü kendilerinin yönetmeleri gerektiğini vurguladılar.

BEYRUT İŞGALİ RESMEN KABUL ETTİ

Lübnan ordusunun kendi topraklarında yalnızca İsrail’in kabul ettiği bölgelerde kontrol sağlayabileceğine dair Tel Aviv’in agresif tavrı, İsrail’in güney Lübnan’daki operasyonlarının şiddetini artırması karşılığında Hizbullah’la artan kriz, ayrıca İran’ın Lübnan konusunu müzakere masasında tutması Lübnan hükümetinin siyasi bir girdabın içine girmesine yol açtı. Lübnan hükümetinin İran’ın diplomatik nüfuzunu sınırlama ve reddetme çabaları, Hizbullah’ın askeri gücüne karşı çıkma ve ülkenin egemenliğini İran’ın bölgesel ajandasının önünde tutmaya yönelik girişimleri ise İsrail’e karşı taviz vermesine sebep oldu. ABD’den diplomatik destek dışında bir adım göremeyen Lübnan devleti, son anlaşmayla birlikte pilot bölge konusunda kendi önerisini kabul ettirmeyi başardıysa da, İsrail işgalini resmen kabul ederek egemenlik hakkını devretmiş oldu.

EN KRİTİK KONU: BELİRSİZLİK

Bu aşamada Lübnan için en kritik konuların başında İsrail’in işgal politikasını ne kadar süreyle ve hangi çerçevede sürdüreceğine dair bilinmezlik gelmektedir. İsrail, kara savaşında kayda değer bir direnişle karşı karşıya kalmasına rağmen uzun vadede güney Lübnan’dan çekilmeyeceğini ve sınır hattındaki bölgelere geri dönüşlerin tamamen yasaklandığını vurgulayarak esasen diplomatik sürecin işlevsizliğini tescil etmektedir. Aynı zamanda Lübnanlı temsilcilerin, kalıcı bir ateşkes veya İsrail’in hava sahası ihlallerini tamamen durduracak kesin taahhütler alamaması, sürecin ilerlemesi ve İsrail’in kademeli çekilmesinin de Lübnan ordusunun Hizbullah’ı silahsızlandırmadaki başarısına bağlanması, anlaşmanın masada kaldığına işaret etmiştir. Ek olarak, İsrail’in yürürlükteki ateşkes kararlarına rağmen güney bölgelerine yönelik yoğun hava ve kara saldırılarına devam etmesi, ayrıca belirlenen iki pilot bölgeden henüz herhangi bir çekilmenin gerçekleşmemiş olması resmi, barış hali ile konvansiyonel savaşın devamı arasındaki dengesiz sürecin sona ermeyeceğini göstermektedir.

SİYASİ CEPHEDE DURUM NASIL?

Lübnan siyasi cephesinde ise asimetrik olan bu anlaşma İsrail’le yapılacak olan kalıcı barışın ilk evresi olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte Tel Aviv’in tam çekilmeye yönelik bir takvim sunmaması ve sunmayacak olması Lübnan’daki iç krizlerin büyümesindeki en önemli faktör olarak öne çıkmaktadır. Zira anlaşmanın imzalanmasından sonra Lübnan Şii toplumundaki öfke kısa sürede tezahür etmiş, güney Lübnanlılar geri dönüşlerinin önündeki en büyük engel olarak gördükleri anlaşmayı devletin kendilerini feda ettiği bir “teslimiyet belgesi” olarak nitelendirmişlerdir.

Siyasi cephede ise anlaşma EMEL ve Hizbullah’ın oluşturduğu Şii blok tarafından aşağılayıcı olarak görülerek meşruiyeti reddedilmiştir. Aynı zamanda Maruni Özgür Yurtseverler Birliği Hareketi lideri Cibran Bassil’den Şii İkili’ye gelen destek, tarafların stratejik olarak yeniden bir araya geldiğini göstermektedir. Anlaşmaya taraf olan siyasi elit ise, esasen İsrail’le kalıcı barışın bu anlaşma çerçevesinde sağlanmasının imkansızlığını tahlil etse de Hizbullah’ın siyasi gücünü zayıflatması açısından anlaşmayı bir fırsat penceresi olarak görmektedir. Bu bağlamda halihazırda anlaşmanın mevcut şekliyle parlamentodan onay almasının mümkün olmayacağına dair gelen açıklamalar, yanı sıra İran-ABD anlaşmasının alternatif olarak sunulması, Lübnan’ın karar alma mekanizmalarındaki yapısal kilitlenmeyi derinleştirmektedir.

SAVAŞI BESLEYEN ŞİDDET SARMALI

İsrail, kuruluşundan itibaren Lübnan’la beş farklı anlaşmaya imza atmış. Ancak tarihi süreçte saldırgan politikalarını sürdürmesi ve 18 yıl boyunca güney Lübnan’ı işgal etmesi nedeniyle Beyrut yönetiminde ve Lübnan kamuoyunda Tel Aviv’in diplomatik taahhütlerine karşı bir güven bunalımı yaratmıştır. Halihazırdaki Çerçeve Anlaşması da İsrail’in saldırılarını meşrulaştırmakla kalmamış, Lübnan devletinin egemenliğini ve uluslararası hukuk zemininde kendi haklarını savunma stratejisini asimetrik taahhütler altında ezerek, Beyrut yönetimini diplomatik alanda savunmasız bir aktör konumuna indirgemiştir. Diğer taraftan güney Lübnan’daki demografik değişimin gerçekleşmesi adına yerinden edilen yüz binlerce güneylinin geri dönüş şartları belirsizliğe itilmiş, bu durum Lübnan’ın zaten hassas olan mezhepsel nüfus dengelerini istikrarsızlaştıracak bir iç göç krizine dönüştürülmüştür. Sonuç olarak, İsrail- Lübnan arasında imzalanan her bir anlaşma tarafların rasyonel davrandıklarını iddia ederken bile sürekli olarak savaşı besleyen kısır bir şiddet sarmalına yol açmaktadır.