İran ile ABD-İsrail hattında süren savaş ve enerjinin can damarı Hürmüz Boğazı’nın ticarete kapatılması ticaret yollarının ve enerji hatlarının gerektiğinde nasıl bir baskı ve güç aracı hâline getirilebildiğini açık biçimde ortaya koydu. Petrol fiyatlarında yaşanan sert dalgalanmalar ve küresel tedarik zincirlerinin kilitlenmesi ise kökleri çok daha eskiye uzanan bir dünya düzeninin kırılganlığını da gözler önüne seriyor.
Bugün “ticaretin silaha dönüşmesi” olarak gördüğümüz bu vakıayı yani ekonomik baskı ve uluslararası bağımlılık ilişkileri üzerinden işleyen küresel dengeleri sağlıklı biçimde anlayabilmek için meselenin tarihsel arka planına, yani sömürgecilik çağında kurulan bu sistemin temellerine dönmek gerekiyor.
Esasında son üç yüzyılda dünyada yaşanan büyük dönüşümleri anlamak için sömürgeciliğin her yönüyle kavranması olmazsa olmaz. Ayrıca bugün aktüel olarak sömürgecilik sürecinin çeşitli şartlar esasında güncellenmiş bir evresindeyiz, yani onu anlamak bugünü doğru okuyabilmek için de elzem. Bu yazıda doğuşundan bugüne modern sömürgeciliğin karanlık ve kirli serüvenine bakacak, bu çatırdayan küresel düzenin köklerine ışık tutacağız.
Küresel sömürü ne zaman başladı?
Sömürgecilik insanlık tarihinin en sarsıcı süreçlerinden biri olarak yüzyıllar boyunca dünya haritasını, toplumların kültürel dokusunu ve ekonomik dengeleri köklü biçimde değiştirdi. “Koloni” kavramı aslında Antik Yunan ve Roma dönemlerine kadar uzansana da o dönemlerde kurulan yerleşimler bugünkü anlamıyla sömürgecilikten oldukça farklıydı. Antik çağ kolonileri daha çok nüfus baskısını hafifletmek ya da ticaret ağlarını genişletmek amacıyla ortaya çıkarken, modern sömürgecilik çok daha bilinçli ve sert bir hâkimiyeti amaçlar.
Modern sömürgecilikte ise sanayileşmiş ve askerî bakımdan üstün güçler, uzak coğrafyalardaki toplumları kontrol altına alarak siyasetlerini, ekonomilerini ve kültürel yapıları da bütünüyle denetim altına aldı. Bu sürecin dünya ölçeğinde yayılması ise on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda, Portekiz ve İspanya’nın öncülüğünde başlayan coğrafi keşiflerle birlikte hız kazandı. Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden beslenen bu keşiflerin ilk hedefi, altın ve gümüş gibi değerli madenlere ulaşmak ve Asya’nın kârlı baharat ticaretini doğrudan ele geçirmekti. Fakat bu arayış sadece ticaretle sınırlı kalmadı. Deniz aşırı bölgelerde kurulan ticaret üsleri giderek kalıcı hâle geldi ve böylece ilk sömürge yapılarının temelleri atılmış oldu.
Kumpanyalar dönemi
On yedinci yüzyıla gelindiğinde sömürgecilik, artık yeni aktörlerin sahneye çıktığı daha örgütlü bir döneme girmişti. Hollanda, İngiltere ve Fransa gibi güçler bu alanda daha planlı ve sistemli biçimde hareket etmeye başladı. Bu dönemin en dikkat çekici özelliği ise sömürgeciliğin doğrudan devletler eliyle değil, devletlerin desteklediği ve geniş ayrıcalıklar tanıdığı ticari şirketler üzerinden yürütülmesiydi.
İngiliz ve Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası gibi şirketler kendi orduları, donanmaları ve hatta mahkemeleri olan gerektiğinde para bile basabilen neredeyse yarı-devlet ölçeğinde kuruluşlardı. Bu kumpanyalar sömürgeciliğin kâr odaklı bir düzene dönüşümde başat role sahiptir. İlk etapta kıyı bölgelerinde ticaret merkezleri kurmakla yetinen bu şirketler, zamanla yerel siyasi çekişmeleri ustaca kullanarak askeri gücü devreye soktu. Böylece çeşitli ayrıcalıklar elde ettiler ve giderek genişleyen topraklar üzerinde fiili hâkimiyet kurmaya başladılar.
Sanayi Devrimi ve emperyalizmin doğuşu
On sekizinci yüzyıla gelindiğinde ise Sanayi Devrimi, sömürgeciliğin yönünü ve amacını köklü biçimde değiştirdi. Daha önce Doğu’dan ipek, baharat ve porselen gibi kaliteli ürünleri alıp Avrupa pazarının ilgisine sunan satan Batılı güçler, artık bambaşka bir ekonomik ihtiyaçla karşı karşıyaydı. Hızlı endüstrileşme birlikte fabrikalarda ufak çaplı üretim atölyelerini yutan ve başta tekstil odaklı olan büyük ölçekli üretim başlamıştı. Bu üretimin devam edebilmesi için hem yeni pazarlara hem de ucuz ve sürekli hammadde kaynaklarına erişmek hayati bir hal almıştı. Söz konusu hayatiyet sömürgeciliği salt ticari bir faaliyet olmaktan çıkarıp sanayi ekonomisinin vazgeçilmez bir parçası haline getirdi.
Tarihin seyrini bir daha geri dönülemeyecek bir biçimde değiştiren bu gelişmeler sömürgeciliğin yeni bir aşamaya geçmesine yol açtı. “Emperyalizm” olarak adlandırılan bu dönemde artık hedef sadece vergi toplamak ya da değerli madenlere ulaşmak değildi. Asıl amaç, sömürgeleri merkeze bağımlı hale getiren yani yüzyıllar boyu işleyecek bir ekonomik çark kurmaktı. Bu hedefler doğrultusunda yerel üretim bilinçli biçimde zayıflatılırken sömürge toprakları hem ucuz hammadde sağlayan birer kaynak hem de Batı’da üretilen malların satıldığı kapalı pazarlara dönüştürüldü. Böylece bugüne değin süren ekonomik bağımlılık biçimleri siyasi hâkimiyetin en güçlü araçlarından biri haline geldi.
Tahakküm aracı olarak kültürel kuşatma
Sömürgeci güçler yüzyıllar boyunca süren bu yayılma sürecinde hâkimiyet kurmak ve bunu kalıcı kılmak için farklı yöntemlere başvurdu. İlk aşamada belirleyici olan unsur, üstün ateşli silahlar ve güçlü donanmalarla sağlanan askerî üstünlüktü. Bu süreç çoğu zaman büyük yıkımlara ve kitlesel katliamlara sahne oldu. Zamanla bu askerî güç, ekonomik bir düzenle desteklendi. İş gücü ihtiyacını karşılamak üzere köle ticareti devreye sokuldu. Afrika’nın iç bölgelerinden koparılan milyonlarca insan, Amerika ve Karayipler’deki büyük plantasyonlarda çalıştırılarak küresel ölçekte işleyen zorunlu bir kölelik sisteminin parçası haline getirildi.
Ancak sömürge alanları genişledikçe ve Asya gibi kalabalık nüfuslara, kadim düşünce geleneklerine ve güçlü devlet yapılarına sahip bölgelere girildikçe kaba kuvvetin tek başına yeterli olmadığı ortaya çıktı. Sürekli askerî baskı kurmak, her isyanı silah zoruyla bastırmak ve bu düzeni uzun süre ayakta tutmak sömürgeci güçler için giderek daha maliyetli ve yıpratıcı hale geliyordu.
Emperyalizm dinî, mezhebî ve etnik fay hatlarına yatırım yaptı
Bu noktada sömürgeciler, hegemonyalarını daha kalıcı kılacak yeni yöntemlere yöneldi. Askerî gücün yerini zamanla daha kurnazca düşünülmüş ve daha etkin araçlar aldı. Bunlar; idari düzenlemeler, ticari kotalar ve belki de en etkilisi olan kültürel dönüşüm politikalarıydı. Artık amaç toprakları kontrol etmenin de ötesinde toplumları içeriden dönüştürmekti. Yerel elitlerin sisteme entegre edilmesi ve dini, mezhebi ve etnik toplumsal fay hatlarının derinleştirilmesi bu yeni dönemin en etkili araçları haline geldi. Böylece kurulan düzen, bir yandan sömürgeci merkezlere kesintisiz bir servet akışı sağlarken, diğer yandan sömürgeleştirilen toplumları içten içe zayıflatan bir mekanizma oluşturdu. Direncin kırılması ve itaatin sürekliliği artık silah zoruyla değil eşitsiz ticaret kuralları, gümrük politikaları, zorunlu üretim düzenleri ve kışkırtılan iç karışıklıklar vasıtasıyla sağlanıyordu.
Asya’da eşitsizliğin kurumsallaşması: Çin ve Cava örnekleri
Burada ekonomik tahakkümün en çarpıcı örneklerinden ikisini; İngiltere’nin Çin’i dize getirmek için başvurduğu yöntemler ile Hollanda’nın Cava’da uyguladığı politikaları zikretmeliyiz. On sekizinci yüzyıldan itibaren İngiltere’de Çin’den gelen ipek ve çaya olan talep hızla artmıştı. Fakat Çin, kapalı ekonomik yapısını korurken Batı’nın sanayi ürünlerine ilgi göstermediği gibi yabancı tüccarların yalnızca gümüşle alışveriş yapmasına izin veriyordu. Bu durum, İngiltere için giderek büyüyen bir ticaret açığı doğuruyordu.
Bu açığı kapatmak ve Çin pazarını zorla açmak isteyen İngiltere, askeri gücünü ve Afyon bağımlılığı kartını devreye soktu. Önce Çin halkı Hindistan’da üretilen afyon ile tanıştırıldı ve bağımlı yapıldı. Qing hanedanı yönetimindeki Çin’in yasaklarına rağmen bu ürüne talep hızla yayıldı. İngilizler daha sonra üstün donanmasıyla Çin kıyılarını ablukaya alarak “serbest ticaret” söylemi altında savaş başlattı. Afyon Savaşları olarak bilinen bu süreç Çin’in ağır yenilgisiyle sonuçlandı.
Ardından imzalanan eşitsiz antlaşmalar ile Çin, limanlarını Batılı tüccarlara açmak ve gümrük kontrolünü büyük ölçüde kaybetmek zorunda kaldı. Bu gelişmeler, emperyalizmin ticareti ve gayri ahlakî bir yöntem olarak bağımlılığı nasıl doğrudan bir güç ve baskı aracına dönüştürdüğünün en açık örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Ekonomik sömürünün bir diğer örneği ise Hollanda’nın bugünkü Endonezya sınırlarında bulunan Cava’daki uygulamalarıdır. 1830’lardan itibaren Hollanda yönetimi, yerel halkı kendi gıda ihtiyaçları için pirinç üretmek yerine, Avrupa pazarında yüksek kazanç sağlayan kahve, şeker ve çivit otu yetiştirmeye zorladı. Bu düzen altında Cava halkı, emeklerinin önemli bir kısmını doğrudan Hollanda devleti için üretime ayırmak zorundaydı. Bu sayede Hollanda büyük gelirler elde ediyor, hatta devletin dış borçları bu sistem üzerinden finanse ediliyordu. Fakat Batı’da biriken bu refahın bedelini, kendi topraklarında açlığa sürüklenen milyonlarca yerli ödedi. Daha da çarpıcı olan ise sömürge yöneticilerinin bu ağır kölelik düzenini “yerlilere çalışma disiplini kazandırma” gibi bir medenileştirme söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmalarıydı.
Bugünün krizleri dünün mirası mı?
Sömürgeciliğin bu karanlık hikâyesini yalnızca belirli bir döneme ya da coğrafyaya ait istisnai olaylar olarak görmek ciddi bir tarihsel yanılgı olur. Tam tersi bugün karşı karşıya kaldığımız ve tüm dünyayı etkileyen krizler, ticari gerilimler ve jeopolitik baskının arkasında bu sürecin şekillendirdiği yapısal sorunların ve daha da önemlisi sömürgeci zihniyetin izleri vardır. Batı tarafından coğrafyamıza monte edilmiş terör devleti İsrail’in ve ABD’nin yüzyıllar önceki sömürgecilerle benzer yöntemleri kullandığını görmek bunu kanıtlar niteliktedir. Görüldüğü gibi Avrupa merkezli güçlerin başka toplumları kendilerine bağımlı kılmak için kurduğu mekanizmalar, zamanla biçim değiştirerek küresel ekonominin kalıcı unsurlarından biri haline gelmiştir. Umarız sömürülerek kazanılan zenginliklerin, refahın ve hak edilmemiş “ahlakî üstünlüğün” aslına rücû ettiği bir dünyaya kavuşabiliriz.