Geçtiğimiz günlerde, Meksika’da ordunun düzenlediği bir operasyon, dünyanın en çok aranan uyuşturucu baronlarından birinin, Kartel lideri “El Mencho” lakaplı Nemesio Oseguera Cervantes’in ölümüyle sonuçlandı. Ancak bu operasyonun faturası eşi görülmemiş bir kaos oldu. El Mencho’nun ölüm haberi duyulur duyulmaz Jalisco başta olmak üzere Guanajuato, Michoacan ve Tamaulipas’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada şiddet olayları patlak verdi. Yollara barikatlar kuruldu, araçlar, dükkanlar ateşe verildi, uçuşlar iptal edildi ve milyonlarca insan evlerine kapandı.
Bize binlerce kilometrelerce uzak bu coğrafyadan bugün ekranlarımıza yansıyan bu görüntüler uzun bir tarihsel sürecin, kırılgan devlet yapılarının, sınır ötesi ekonomik ağların ve küresel talebin şekillendirdiği karmaşık bir yapının tezahürü. Bu yazıda, Meksika’da bugün yaşanan şiddet sarmalının arka planını, tarihsel kökenleri ve siyasal bağlamı üzerinden ele almaya çalışacağız.
Çalkantılı bir devletleşme hikâyesi
Meksika’nın tarihi, kadim yerli uygarlıklardan İspanyol sömürge idaresine, oradan bağımsızlık mücadelelerine ve kanlı devrimlere uzanan zorlu bir devletleşme serüvenidir. Bu coğrafyada siyasal düzen sık sık sarsılırken merkezi otorite ile halkın talepleri arasındaki gerilim uzun yıllar boyunca dinmemiştir. Modern Meksika’nın kaderini en ağır biçimde etkileyen ilk dış müdahale ise 1846-1848 savaşı sonunda ülke topraklarının neredeyse yarısının Amerika Birleşik Devletleri’ne bırakılması olmuştu.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Porfirio Diaz’ın otuz yılı aşan yönetimi altında Meksika yüzeyde bir istikrar görüntüsü vermeye başlamıştı. Demir yolları genişliyor, yabancı sermaye ülkeye akıyor, şehirlerde ekonomik bir canlılık hissediliyordu. Ancak bu büyüme toplumun geneline yayılmadı, servet ve toprak giderek dar bir elit grubun elinde toplandı. Merkezi otorite güçlenirken toplumsal adaletsizlik de derinleşti. Bastırılan huzursuzluk, sonunda 1910-1920 arasındaki Meksika Devrimi ile patladı ve sistemi kökünden sarstı. Emiliano Zapata ve Pancho Villa’nın öncülük ettiği silahlı köylü hareketleri, devletin meşruiyeti zayıfladığında şiddet tekelinin ne kadar hızlı dağılabileceğini çarpıcı biçimde ortaya koydu.
Devrim sonrasında iktidarı eline alan Kurumsal Devrim Partisi (PRI), yirminci yüzyıl boyunca ülkeyi fiilen tek parti sistemiyle yönetti. Bu yapı bir yandan dağılmayı önlerken diğer yandan siyaseti dar bir kadronun tekelinde tuttu. Mevcut istikrarın bedeli sınırlı siyasal rekabetti. Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde ise tablo yeniden değişti. Küresel uyuşturucu ticaretinin büyümesi ve silahlı kartellerin güç kazanması, devlet otoritesini zorlayan yeni bir dönemi başlattı. Böylece Meksika, tarih boyunca tekrar eden o temel sorunla bir kez daha yüzleşti; devlet düzeni zayıfladığında ortaya çıkan boşluğu mutlaka başka güç odakları dolduracaktır.
Devletin suçla mücadele yöntemi: Plaza sistemi ve kaçakçılık
Meksika devleti, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren organize suçla açık ve topyekûn bir savaşa girmek yerine, onu denetim altında tutmayı tercih etti. “Plaza” adı verilen ve belirli bir bölgedeki kaçakçılık tekelini ifade eden sınırlar zannedildiği gibi tamamen başıboş alanlar değildi. Bu bölgeler çoğu zaman devletin güvenlik kurumlarının, özellikle yozlaşmış bürokratik ağların gözetimi altında işliyordu. Devletin yaklaşımı açık bir çatışma yerine örtük bir denge siyaseti lehine tezahür ediyordu. Amaç suç ekonomisini bütünüyle ortadan kaldırmak yerine onu kontrol edilebilir bir çerçevede tutmaktı. Bu strateji kısa vadede görece bir istikrar sağladı ancak uzun vadede suç yapılarının daha da güçlenmesine zemin hazırladı.
Bu gayri resmî düzen, rüşvet ve paylaşılan kazanç karşılığında şiddeti belli ölçüde sınırlıyordu. Rakip çeteler arasındaki hesaplaşmalar kontrol altında tutuluyor, sivillerin doğrudan hedef alınması görece azaltılıyordu. Yüzeyde bir denge vardı fakat bu denge son derece kırılgandı. 1970’lerde tablo değişti. ABD’nin baskısıyla başlatılan ve uyuşturucu ekim alanlarını havadan ilaçlamayı hedefleyen “Condor Operasyonu” beklenenin aksine kaçakçıları dağıtamazken onları büyük şehirlerde birleşmeye zorladı. Bu süreç, Miguel Angel Felix Gallardo’nun liderliğinde Guadalajara Karteli’nin doğmasına yol açtı. Böylece Meksika’da ilk kez geniş ölçekli ve merkezi bir suç yapılanması ortaya çıktı.
ABD küresel kokain ticareti ve Meksika kartelleri
Aynı yıllarda ABD’nin güvenlik önceliklerini Kolombiya kokaininin Florida hattına yöneltmesi, Meksika’yı küresel kokain ticaretinin en kritik geçiş güzergâhlarından biri haline getirdi. Sınırın iki yakası arasındaki devasa arz ve talep zinciri, kartellerin kısa sürede olağanüstü bir sermaye biriktirmesine imkân sağladı. Bu mali güç, onları sıradan suç örgütleri olmaktan çıkarıp devletle rekabet edebilecek aktörlere dönüştürdü.
1988-1994 arasında iktidarda bulunan Carlos Salinas de Gortari döneminde imzalanan ve 1994’te yürürlüğe giren North American Free Trade Agreement (NAFTA), Meksika ekonomisini ABD ile çok daha sıkı bir entegrasyona taşıdı. Yasal ticaret hacmi hızla arttı ve sınır kapıları her zamankinden daha yoğun çalışmaya başladı. Ancak bu yoğunluk, yasadışı akışların da kalabalık içinde gizlenmesini kolaylaştırdı. Ekonomik bütünleşme derinleşirken, güvenlik alanındaki kırılganlık daha görünür bir hal aldı.
Eski düzenin çöküşü ve yeni nesil karteller
2000 yılında PRI’nın 71 yıllık hâkimiyetinin sona ermesi ve Vicente Fox’un iktidara gelmesi, Meksika siyasetinde gerçek bir dönüm noktasıydı. Ancak bu “demokratikleşme” süreci eski düzenin hiyerarşik suç kontrol mekanizmalarını da dağıtmıştı. Yozlaşmış himaye ağları çözülürken devlet ile karteller arasındaki örtük denge ortadan kalkıyordu. Eski aktörlerin tasfiyesi, sistemi temizlemek yerine sahayı daha sert ve daha kontrolsüz bir rekabete açtı. Yeni nesil karteller hem birbirlerine hem de devlete karşı daha acımasız bir mücadeleye girişti.
2006’da Başkan Felipe Calderon’un orduyu ve donanmayı doğrudan sahaya sürmesiyle süreç açık biçimde askeri bir karakter kazandı. Büyük kartel liderlerini hedef alan strateji, yapıyı zayıflatmak yerine daha parçalı ve öngörülemez bir şiddet ortamı doğurdu. Birkaç büyük örgütün hâkim olduğu yapı kısa sürede yüzlerce küçük ve son derece sert hücreye bölündü. Bu dönemde, ordudan firar eden özel kuvvet mensuplarının kurduğu ve Körfez Karteli’nin silahlı kanadı olarak ortaya çıkan Los Zetas dengeleri kökten değiştirdi.
Şiddetin seviyesi akıl almaz boyutlara ulaştı. Toplu infazlar, ağır silahlarla donatılmış konvoylar ve sistematik terör yöntemleri gündelik hayatın parçası haline geldi. Devletin şiddet tekeli ciddi biçimde aşındı. Joaquin “El Chapo” Guzman liderliğindeki Sinaloa Karteli’nin ABD sınırının altına kazdığı gelişmiş tüneller ve kurduğu küresel ağlar, Meksika devletinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi tüm dünyaya göstermişti.
Meksika’nın istikrarsızlığında ABD’nin rolü
Devlet ve karteller arasındaki bu amansız çatışmayı anlamak için bakışları sınırın hemen kuzeyindeki Amerika Birleşik Devletleri’ne çevirmek gerekiyor. Dünyadaki kokain tüketiminin önemli bir bölümünü barındıran, eroin ve sentetik uyuşturucular için devasa bir talep üreten ABD pazarı, kartellerin ekonomik gücünün asıl kaynağını oluşturmakta. Milyarlarca dolarlık bu talep, Meksika’daki suç örgütlerini yerel çeteler olmaktan çıkarıp küresel ölçekte faaliyet gösteren yapılara dönüştürdü.
Öte yandan ABD’deki görece gevşek silah denetimi, kartellerin ağır silahlarla donanmasını kolaylaştırdı. Saldırı tüfekleri ve askeri nitelikli mühimmatın sınırın güneyine akışı, Meksika güvenlik güçleri ile karteller arasındaki güç dengesini ciddi biçimde etkiledi. Buna rağmen Trump’ta olduğu gibi bazı Amerikan siyasetçilerinin Meksika ile sınır güvenliğini öne çıkaran göç karşıtı söylemler geliştirmesi, sorunun arz-talep boyutunu görmezden gelen tek taraflı bir yaklaşım olarak eleştiriliyor. Nitekim şiddetin arkasındaki temel dinamiğin ABD’deki yüksek uyuşturucu tüketimi ve silah akışı olduğu meseleye vakıf uzmanlar tarafından vurgulanmaktadır.
Zayıf devlet güçlü karteller
Bugün Meksika’nın karşı karşıya olduğu kriz, tarihsel olarak kırılgan bir devlet yapısının, küresel siyasetin ve coğrafi kaderin kesiştiği bir noktada ortaya çıkmıştır. Ülke bir yandan devrim sonrası şekillenen merkezileşme sorunları ve derin toplumsal eşitsizliklerle mücadele ederken, diğer yandan dünyanın en büyük ekonomisinin yani ABD’nin yasadışı talebini besleyen bir güzergâh üzerinde yer almaktadır.
Geçmişte şiddeti belli ölçüde kontrol altında tutan örtük düzenin çökmesiyle birlikte devletin şiddet tekeli ciddi biçimde aşınmış, paramiliter nitelik kazanan karteller sahada belirleyici aktörlere dönüşmüştür. Sonuçta Meksika, uzun süreli ve düşük yoğunluklu bir iç çatışma atmosferine sürüklenmiştir.
ABD’deki uyuşturucu talebi ve güneye doğru süren silah akışı devam ettiği sürece, Meksika’nın bu çok katmanlı şiddet sarmalını tek başına kırması oldukça zor görünüyor. Meksika örneği, istikrarsız bir devlet, çeteler ve ABD illegal pazarının yan yana gelmesiyle ortaya çıkabilecek ağır bedeli gözler önüne sererken küresel ekonomik düzenin görünmeyen yüzünün nasıl kanlı sonuçlar üretebildiğini de çarpıcı biçimde hatırlatıyor.