Hz. Ömer’in (ra) naklettiğine göre bir gün sahâbenin yanında bulunduğu sırada Resûlullah’ın (sav) huzuruna beyaz elbiseli, siyah saçlı, yolculuk izi taşımayan ve kimsenin tanımadığı bir kişi geldi. Peygamberimizin (sav) yanına oturup dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve sorular sormaya başladı. Bu kişi aslında vahiy meleği Cebrâil’di (as). İnsan suretinde gelmiş, soru-cevap yöntemiyle ashâba dinin temel esaslarını öğretmek istemişti.
O’NA SORULAR SORDU
İlk olarak “İslâm nedir?” diye sordu. Allah Resûlü (sav), İslâm’ı Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (sav) O’nun elçisi olduğuna şahitlik etmek; namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve gücü yetenin hacca gitmesi şeklinde açıkladı. Ardından “İman nedir?” sorusuna; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmak cevabını verdi. Daha sonra Cebrâil (as), “İhsan nedir?” diye sordu. Resûlullah (sav) ise ihsanı şu veciz ifadeyle tarif etti: “İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”
DERİN BİR KULLUK ŞUURU KAZANDIRIR
Bu tarif, ihsanın İslâm düşüncesindeki derin anlamını ortaya koymaktadır. İhsan; yapılan işi bilinçle, samimiyetle, en güzel ve en doğru şekilde yerine getirmek demektir. Aynı zamanda Allah’ın kulunu her an gördüğü ve gözetlediği şuuruyla yaşamaktır. Bu bilinç, insanın ibadetlerini sıradan bir görev olmaktan çıkarır; onları ihlâs, dikkat ve derin bir kulluk şuuruyla yerine getirmesini sağlar.
BÜTÜN DAVRANIŞLARI KUŞATAN AHLAKİ İLKE
İhsan kavramı sadece ibadetlerle sınırlı değildir. İnsan ilişkilerinden toplumsal hayata, aile hukukundan ticarete kadar bütün davranışları kuşatan ahlâkî bir ilkedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın (cc) “muhsinleri”, yani iyiliği en güzel şekilde yapanları sevdiği bildirilir. Muhsinler; bollukta da darlıkta da infak eden, öfkelerini kontrol eden, insanları affeden ve her durumda Allah’ın rızasını gözeten kimselerdir.
İHSANIN KARŞILIĞI YİNE İHSANDIR
Kur’an’da ihsan, çoğu zaman Allah’ın kullarına olan lütuf ve merhametiyle birlikte zikredilir. “Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de ihsanda bulun” (Kasas, 77) buyruğu, müminin hem Rabbine hem de insanlara karşı güzellik eksenli bir hayat sürmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü ihsanın karşılığı yine ihsandır.
Peygamber Efendimiz (sav), ihsanı hayatın her alanında yaşamış ve ümmetine de bunu tavsiye etmiştir. Anne babaya iyi davranmayı, komşuya ikramı, akrabalarla bağı korumayı, borcu güzelce ödemeyi, eşlerin birbirine karşı nezaketli davranmasını hep ihsan çerçevesinde değerlendirmiştir. Hatta savaşta ve hayvan kesiminde bile merhamet ve inceliğin gözetilmesini istemiş; “Allah her işte ihsanı emretmiştir” buyurarak bu anlayışın evrensel bir ilke olduğunu ortaya koymuştur.
ÜSTÜN AHLAK SERGİLEMEKTİR
İhsan, kötülüğe kötülükle karşılık vermemeyi de içerir. Resûlullah (sav), insanlara iyilik yapıldığında iyilikle karşılık vermeyi, kötülük gördüğünde ise zulmetmemeyi tavsiye etmiş; gerçek faziletin zor zamanlardaki güzel tavırlarda ortaya çıktığını bildirmiştir. Bu nedenle ihsan, sadece hakka riayet etmek değil, gerektiğinde kendi hakkından fedakârlık ederek daha üstün bir ahlâk sergilemektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de adaletle birlikte zikredilen ihsan, insan ilişkilerinde hukukun ötesine geçerek merhameti, affı ve gönüllü iyiliği temsil eder. Adalet hak edilenin verilmesi iken, ihsan kişinin hakkından fedakârlık ederek daha güzeline yönelmesidir. Bu sebeple ihsan, toplumsal huzuru güçlendiren en önemli ahlâkî ilkelerden biridir.
HAYAT ÖLÇÜSÜNE DÖNÜŞÜR
Neticede ihsan; ibadetleri, görevleri ve insan ilişkilerini Allah rızası için en güzel şekilde yerine getirme çabasıdır. Mümin, yaptığı her işte Allah’ın kendisini gördüğünün bilinciyle hareket ettiğinde, davranışları samimiyet kazanır; kulluğu derinleşir, ahlâkı güzelleşir. Böylece ihsan, insanı hem Rabbine yaklaştıran hem de toplum içinde güven, merhamet ve güzelliği çoğaltan bir hayat ölçüsüne dönüşür.