AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, AK Parti Genel Merkezi’nde MYK toplantısına ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi.
"Dün 27 Nisan Muhtıra Teşebbüsü’nün yıl dönümüydü. O şekildeki karanlık günlerden, vesayet günlerinden bugünlere gelen mücadele çok büyük hikâyeler, çok büyük fedakârlıklar, çok büyük bedeller, çok büyük meydan okumalara verilen cevaplar ve cesaretler içeriyor. Dolayısıyla aynı zamanda bütün bu zorlukların içerisinde yapılmış çok büyük hizmetler ve devrimci dönüşümler var. Bunun tabii bir anma programıyla ele alınması mümkün değil ama bir şekilde bunların içinden seçim yapacağız.
Tabii ikinci bir konumuz da Türkiye’nin, Türkiye Yüzyılı’nın önümüzdeki 25 yılına bakan bir perspektif ortaya koymasıdır. Sayın Cumhurbaşkanımızın değerlendirmeleri olacaktır. Dolayısıyla 25. yılla ilgili hazırlıklara şimdiden başlamak üzere MYK’mız bunu değerlendirmeye almıştır. Terörsüz Türkiye gündemimizde ve bu mesele MYK’mızda değerlendirilmektedir. Bir diğer konuda ise meclis çalışmalarını değerlendirip MYK gündemini bu şekilde tamamlayacağız.
Bahsettiğim gibi dün 27 Nisan’daki muhtıra teşebbüsünün yıl dönümüydü. Bu muhtıra, darbe mekaniği açısından Türkiye’de seçilmiş iradenin milletten aldığı gücün yaralanması ve işlevsiz bırakılması bakımından çok çirkin bir geleneğin, siyaset karşıtı bir geleneğin maalesef önemli enstrümanlarından biriydi. 27 Nisan’da da bu ortaya konulmaya çalışıldı. Fakat Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir başbakan, Sayın Cumhurbaşkanımız ve bir hükümet, AK Parti hükümeti buna direnerek muhtıra haline getirilmek istenen girişimi bir kâğıt parçasına çevirdi. Bu, Türkiye’nin demokrasisi ve sivil siyasi tarihi açısından devrimci bir dönüşümdür. Dolayısıyla bunun çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Türkiye siyasetinin ve demokrasinin üzerindeki çirkin bir uygulamanın vesayetinin bitirilmesidir.
"LEYEN TALİHSİZ BİR AÇIKLAMA YAPTI"
Tabii yine siyasi olarak bir değerlendirme yaptık. Dış politikadaki gelişmeleri yakinen takip ediyoruz. Biliyorsunuz, gerek Rusya-Ukrayna savaşı, gerek Gazze konusu, gerek diğer kriz alanları ve şu anda İran konusu olmak üzere pek çok ittifak sistemi arasında ülkeler arasındaki ittifaklar çatlar, NATO ile ilgili tartışmalar yaşanırken Avrupa Birliği kendi içerisinde pek çok tartışma yaşıyor. Avrupa Birliği bu krizlerde bir bütün olarak hareket edemiyor. Tabii AB Komisyon Başkanı Von der Leyen’in çok talihsiz bir açıklaması oldu. Türkiye’yi de içine katarak bazı ülkeleri zikrederek bunların Avrupa’ya nüfuz etmesinin engellenmesi gerektiğini ifade etti ve Avrupa bütünleşmesinin bu şekilde sağlanması gerektiğini söyledi. Tabii bu, Avrupa Birliği’nin şu anda niçin bu hâlde olduğunu gösteren çok temel bir açıklamadır. Yani Türkiye gibi AB’ye aday bir ülkeyi karşıt konumda değerlendirmek, göç ve güvenlik konusunda sürekli kapımızı çalanların zihniyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. Tabii bu bir sır değildi ancak gerek fasılların müzakere edilmesine dönük fanatik uygulamalar, kurala dayanmayan yaklaşımlar, gerek diğer konulardaki ilerlemelere dönük tıkanmalar aslında bir Aydınlanma Avrupası yaklaşımına değil, bir Hristiyan kulübü Avrupası anlayışına işaret ediyordu. Biz de bu konuda uyarılarımızı yapıyorduk.
"AVRUPA BİRLİĞİ, NATO MESELESİNDE KENDİ GÜVENLİĞİNİ BİLE SAĞLAYAMAYAN BİR BİRLİK DURUMUNDADIR"
Tabii burada sorulması gereken şey Ursula Von Der Leyen’e yöneliktir. Bir AB Komisyon Başkanı olarak bir aday ülkeye dönük bu çifte standardın ideolojik temelleri nedir diye sormak gerekir. İkincisi de her zaman söylenir, Avrupa Birliği bir ekonomik güç oldu ama hiçbir zaman bir siyasi güç olamadı. Bir stratejik güç haline gelemedi. Bugün de görüldüğü gibi NATO meselesinde kendi güvenliğini bile sağlayamayan bir birlik durumundadır. Bütün bunlar tartışılırken onların aday ülke olan Türkiye’nin etkisini engellemeye dönük bir tutum içine girmesi Avrupa Birliği’nin neden bu halde olduğunu açıkça göstermektedir.
Bir diğer konu da şudur. Madem Türkiye bütün Balkanları ve Avrupa’yı domine edecek kadar büyük bir güçtür, normal bir siyasi akıl Türkiye ile iş birliği yapmayı gerektirir. Bu kadar büyük bir güç olduğunu aslında Ursula Von Der Leyen söylediklerinin satır aralarında itiraf etmektedir. Bu itirafıyla aslında büyüyen ve ilkelere dayanan bir Avrupa’dan değil, küçülen ve kendi bürokrasisine gömülmüş bir Avrupa’dan bahsetmektedir. Ancak Türkiye’nin diğer ülkelerden farkı, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday bir ülke olmasıdır. Onu bu kadar güçlü görüyorsanız, Balkanları domine edecek kadar etkili kabul ediyorsanız, o zaman doğru olan bu aday ülkeyle iş birliği yapmaktır. Bu vizyondan çok uzaklar ama bu vizyona ulaşmalarını temenni ediyoruz.
Yine diğer bir konu, biz Netanyahu ve onun katliam şebekesinin fanatizminin sadece Müslümanlarla sınırlı olmadığını, insanlığın tüm unsurlarına karşı yöneldiğini ifade ediyorduk. Önceki basın toplantılarımda kıyamet kilisesinde yapılacak ayinin nasıl engellendiğini dile getirmiştim. Şimdi de Lübnan’da İsrail askerinin Hz. İsa’ya ait bir heykeli parçalamasındaki nefret doğal olarak Hristiyan âleminin tepkisini çekmiştir. Burada görülmesi gereken şey, tamamen ideolojik bir motivasyonla ve fanatik bir dini yaklaşımla hareket eden bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzdur. Bunların ne Müslümanların değerlerine ne de Hristiyanların değerlerine saygısı vardır. Bu yüzden insanlık ittifakı diyoruz. İnsanlık ittifakının topyekûn bu fanatizmi durdurması gerektiğini ifade ediyoruz. Bu arada Papa Franciscus’un savaş karşıtı ifadelerinin son derece dikkat çekici olduğunu belirtmek isterim. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Bir Katolik din adamı olarak bu savaşa karşı olduklarını ifade ederken dört ölçüden bahsetmektedir. Birincisi, bir savaş için adil bir neden olmalıdır. İkincisi, doğru bir niyet olmalıdır. Üçüncüsü, savaş son çare olmalıdır. Dördüncüsü ise orantılı araçlar söz konusu olmalıdır."