Suriye Lübnan’a askeri müdahalede bulunacak mı?

Suriye açısından en makul çizgi; sınır güvenliğini tahkim eden, Hizbullah’ın Suriye sahasındaki hareket alanını daraltan, Lübnan devleti ve ordusuna diplomatik destek veren fakat Lübnan iç dengesine doğrudan askerî olarak müdahil olmayan bir politikadır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Ahmet Arda Şensoy/Doktorant, Nottingham Üniversitesi

Geçtiğimiz hafta Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın dile getirdiği bir söz, bir süredir uluslararası basında konuşulan ancak resmi isimlerden hiçbir zaman doğruluğuna dair bir şey duymadığımız bir konuyu gündeme taşıdı. Trump’ın açıklamasında Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın Lübnan konusunda ABD’ye yardımının olabileceğini söylemesi, Suriye’nin Hizbullah’a karşı Lübnan’a bir askeri müdahalede bulunabileceğine dair söylentileri tekrar alevlendirdi.

İran Savaşı'na dair müzakereler ve İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları sürerken uzun süre sonra bölgede savaş ve çatışmalarla anılmayan Suriye’nin bu denkleme katılma ihtimali ise farklı açılardan değerlendirilmeyi hak etmekte. Dolayısıyla bu askeri müdahale ihtimalini, ABD’nin neden böyle bir şey istiyor olabileceğini, İsrail ve Türkiye başta olmak üzere bölgesel aktörlerin böyle bir gelişmeye yönelik muhtemel yaklaşımlarını incelemek sürecin geleceğini anlamak açısından değerli olacaktır.

ABD BUNU NEDEN İSTİYOR OLABİLİR?

ABD açısından Lübnan’daki temel sorun, Hizbullah’ın İsrail’e karşı ürettiği askerî tehdit kadar Lübnan devleti içerisinde alternatif bir askeri yapı olarak var olması ve hatta düzenli ordudan daha güçlü bir yapı olmasıdır. Öte yandan İran müttefiki bu yapının zayıflatılması, ABD ve İsrail’in ortak yaklaşımı çerçevesindeki politikanın merkezinde yer almaktadır.

Ancak bu hedefe nasıl ulaşılacağı meselesi oldukça karmaşıktır. İsrail’in tercih ettiği yöntem Lübnan’ın güneyini karadan işgal ederken özellikle Beyrut’ta Hizbullah hedeflerine yönelik ağır hava saldırıları yapmak şeklinde sürmekte. Bu noktada ABD’nin, İsrail’in güvenlik kaygılarını paylaşmakla birlikte, Lübnan’da doğrudan ve uzun süreli bir İsrail işgalinin doğuracağı sonuçlardan rahatsız olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ABD açısından mesele Hizbullah’a baskının Lübnan içerisinden üretildiği ve İsrail’in askeri müdahalesinin sınırlı ve geçici olduğu bir düzlem yaratmaktır. Bu yaklaşım da ABD’yi Hizbullah’ın zayıflatılması noktasında farklı politika önerileri üretmeye itmektedir.

LÜBNAN DOSYASINI SURİYE DOSYASIYLA BİRLİKTE ELE ALIYOR

Bu çerçevede ilk seçenek Lübnan ordusunun güçlendirilmesi planı olmuştu. Buna göre Lübnan’da askeri güç yalnızca Lübnan ordusunun elinde bulunacak, buna karşı gelen unsurlar ise ordu eliyle tasfiye edilecekti. Ancak teoride Lübnan için de faydalı gibi görünen bu plan pratikte hiçbir sonuç üretmediği gibi uygulanabilir de görünmemektedir. Hizbullah’ın yalnızca askerî değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi bir aktör olması, Lübnan ordusu üzerinden yürütülecek bir silahsızlandırma politikasının zaten oldukça kırılgan olan etnik ve mezhepsel dengeleri sarsarak ciddi bir kaos üretme riski bulunmaktadır.

Tam da bu nedenle ABD’nin Lübnan dosyasını Suriye dosyasıyla birlikte ele almaya başlaması dikkat çekicidir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın bölgeye ilişkin temaslarında, Lübnan ve Suriye meselelerini birbirini etkileyen dosyalar olarak değerlendirmesi bu açıdan önemlidir. Çünkü Hizbullah’ın Lübnan’daki varlığı yalnızca Lübnan iç siyasetiyle ilgili değildir; Suriye sahası, İran’ın bölgesel nüfuz hatları, İsrail’in güvenlik algısı ve Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonu ile doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla Washington, Hizbullah’a baskı kurmanın yalnızca Lübnan içinden değil, Suriye üzerinden de mümkün olup olmadığını tartışıyor olabilir.

Burada öne çıkan soru ise ABD’nin gerçekten Suriye ordusunun Hizbullah’a karşı Lübnan içlerinde bir askeri harekata girişmesini mi istediği yoksa Suriye Lübnan sınırında güvenlik önlemlerini artırarak Hizbullah’ın hareket alanını azaltması için teşvik mi ettiğidir.

KANLI GEÇMİŞ VE YENİ SİYASİ HAFIZA

Suriye’nin Lübnan denklemine dâhil edilmesi ihtimalini değerlendirirken göz ardı edilmemesi gereken ilk unsur, Şam yönetimi ile Hizbullah arasındaki kanlı geçmiş ve devrim sonrasında oluşan yeni siyasi hafızadır. Hizbullah, Suriye iç savaşı boyunca Esed rejiminin en önemli askerî destekçilerinden biri olmuş; özellikle muhalif gruplara karşı yürütülen operasyonlarda doğrudan sahada yer almıştır. Bu nedenle yeni Suriye yönetimi açısından Suriye’de yaşanan yıkımın ve iç savaş dönemindeki rejim katliamlarının ortaklarından biri olarak görülmektedir. Bu tarihsel arka plan, Şam ile Hizbullah arasında Esed rejimi döneminin aksine yapısal bir güvensizlik üretmektedir. Devrim sonrası atılan yeni adımlardan anlaşıldığı kadarıyla yeni Şam yönetimi, Suriye içerisinde Hizbullah varlığının sona erdirilmesini ve Suriye sınırında Hizbullah’ın lojistik hattının kesilmesini amaçlamaktadır. Bu doğrultuda sınır bölgesinde irili ufaklı çatışmalar yaşanmış olsa da hareketlilik Suriye güçlerinin sınır güvenliğini sağlama çabası çerçevesinde sınırlı kalmıştır.

Bu çerçevede Ahmed Şara yönetiminin Lübnan’a ilişkin açıklamalarını dikkatle yorumlamak gerekir. Şara’nın mart ayında Lübnan devleti ve Lübnan ordusunu destekleyen açıklamaları dolaylı olarak Hizbullah’ın devlet dışı silahlı varlığına karşı bir tutum anlamına geliyordu. Çünkü Lübnan ordusunun ve devlet kurumlarının güçlendirilmesini savunmak, kaçınılmaz biçimde silah tekelinin devlete ait olması gerektiği fikrini de içeriyor. Bu bakımdan Şam’ın Hizbullah’ın Lübnan’daki ayrıcalıklı askerî konumundan rahatsızlık duyduğu söylenebilir. Fakat bu rahatsızlık, Suriye’nin Hizbullah’a karşı Lübnan’da doğrudan askerî harekâta girişeceği anlamına da gelmiyor.

ŞAM İDDİALAR İÇİN NE DEDİ?

Yeni Suriye yönetiminin önceliği dış politikada maceracı bir güç projeksiyonu geliştirmekten ziyade; savaş sonrası yeniden inşa, ekonomik toparlanma, idari kapasitenin kurulması ve uluslararası meşruiyetin tahkim edilmesidir. Dolayısıyla Hizbullah’a karşı Lübnan içlerinde atılacak askeri bir adım Suriye’nin devrimden günümüze yürüttüğü dış politikayla zıt bir karakter içermesi açısından gerçekçi görünmemektedir.

Nitekim Şara cumartesi günü yaptığı açıklamayla Lübnan’a yönelik bir askerî harekât söylentisinin gerçek dışı olduğunu, sınır belirleme ve tartışmalı toprak gibi Lübnan’la potansiyel kriz konularının ise öncelik olmadığını vurguladı. Ayrıca İsrail saldırıları sebebiyle 1,5 milyon sivilin Lübnan içinde göç etmesi gibi sıcak kriz konularının olduğunu da belirterek sağduyu mesajları verdi. Bu da ABD veya başka bir aktör tarafından Suriye’ye yöneltilen bir baskıya karşı Şam yönetiminin net bir tavır alarak bölgesel dengeleri ve halkları gözeten bir yaklaşımı olduğunu göstermektedir.

Öyle ki, Hizbullah’a yönelik muhtemel bir müdahale yalnızca Lübnan’daki Hizbullah destekçilerinden bir tepki çekmeyecek, Hizbullah karşıtı etnik ve mezhepsel unsurların bile Lübnan’ın egemenliği ve Suriye’nin geçmiş müdahaleciliği çerçevesinde Suriye’ye tepki göstermesine sebep olacaktır. Kısacası ABD’nin İsrail saldırganlığına karşı Hizbullah meselesinde Suriye’yi öne sürme hayalleri Şam tarafından gerçeğe dönüştürülemeyecek kadar riskli bir proje olarak görünmektedir.

Öte yandan yüzeysel bakıldığında Suriye’nin Hizbullah’a karşı bir hamlesi İsrail’in lehine bir durum gibi görülse de Netanyahu yönetiminin içinde bulunduğu güvenlik paranoyası ve sınır tanımazlığı düşünüldüğünde Suriye merkezli yeni bir güvenlik belirsizliği üretebilir. Bu da ABD’nin hayal ettiği gibi İsrail’i yatıştırmaktan ziyade İsrail için, Lübnan’a ve Suriye’ye, havadan ve karadan yeni saldırılarda bulunma bahanesi verebilir.

TÜRKİYE’NİN YAPICI ROLÜ

Bu denklemde Türkiye’nin pozisyonu, Suriye’nin Lübnan’a yönelik doğrudan bir askerî müdahalede bulunmasından yana değildir. Ankara açısından yeni Suriye yönetiminin önceliği, dışarıda yeni cepheler açmak değil, içeride devlet otoritesini yeniden tesis etmek, güvenlik kurumlarını düzenlemek, ekonomik toparlanmayı hızlandırmak ve savaş sonrası yeniden inşa sürecini yönetilebilir hâle getirmektir. Dolayısıyla Suriye’nin Hizbullah’la iç savaştan kalan husumeti, Şam’ın Lübnan sahasında askerî bir angajmana sürüklenmesini Türkiye açısından makul veya desteklenebilir bir seçenek hâline getirmez.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lübnan’a yaptığı vurgular ve Türkiye’nin güvenliğini Beyrut ile Şam’ın güvenliğiyle birlikte anan açıklamaları da bu çerçevede okunmalıdır. Türkiye güney komşularında istikrar ve güçlü devlet yapıları görmek isterken İsrail bunun tam tersi yaklaşımı bölgede yeni jeopolitik denklemi şekillendiren en kritik mesele olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın, Hizbullah’a karşı askeri müdahalede bulunmasına yönelik Şam’a gelen baskılara karşılık, Lübnan ve Hizbullah dosyasıyla daha fazla ilgilenerek Suriye’nin üzerindeki baskıyı azaltmaya çalışacağı söylenebilir.

ABD POLİTİKASINDAKİ AÇMAZLAR

Toparlamak gerekirse Suriye’nin Lübnan’a yönelik askeri müdahale gündemi aslında ABD’nin, İsrail’in Lübnan’daki yayılmacılığına ve saldırılarına dur diyememesi sebebiyle ortaya çıkmaktadır. ABD İsrail’i dizginleyemediği ortamda alternatif çözüm önerileri sunarak krizi yatıştırmaya çalışmakta, ancak sunduğu bu öneriler ise bölgesel ve yerel şartlar gereği uygulanamaz durumda kalmaktadır. Bu da ABD’nin her aktörü razı edecek bir politika üretmeye çalışırken kimseyi mutlu edemediği ve İsrail’in saldırılarını da durduramadığı bir denklemi kaçınılmaz kılmaktadır.

EN MAKUL YAKLAŞIM

Sonuç olarak Suriye açısından en makul çizgi, Lübnan’a doğrudan askerî müdahale değil; sınır güvenliğini tahkim eden, Hizbullah’ın Suriye sahasındaki hareket alanını daraltan, Lübnan devleti ve ordusuna diplomatik destek veren fakat Lübnan iç dengesine doğrudan askerî olarak müdahil olmayan bir politika olacaktır. Böyle bir yaklaşım, Şam’a hem daha sorumlu bir aktör görüntüsü kazandırabilir hem de Hizbullah ve İran’la doğrudan savaşa sürüklenme riskini azaltabilir. Türkiye’nin bu doğrultuda oynayacağı rol ise Suriye’ye ABD baskısına karşı bir hareket alanı kazandırdığı gibi Lübnan dahil bölgesel istikrarı destekleyen bir yaklaşımdır. Dolayısıyla tüm planlara ve kısa vadede gelecek muhtemel tüm baskılara rağmen başta Türkiye olmak üzere müttefikleriyle birlikte Suriye’nin bu baskıya direneceğini, ABD’nin ise İsrail’i sınırlamak yerine farklı arayışlara girmeye devam edeceğini söyleyebiliriz.