Prof. Dr. Muhammet Enes Kala/Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı
Sömürge yönetimlerinin siyasî olarak sona erdiği iddia edilse de, “kolonyalite” günümüz dünyasında çok katmanlı bir tahakküm biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. İstanbul’da Enstitü Sosyal’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen World Decolonization Forum, modern bilgi sistemlerinin hegemonik yapısını ve tek merkezli anlatıları sorgulayan önemli bir entelektüel eşik olarak görülebilir. İlan edilen “İstanbul Perspektifi: Dekolonyal Konsensüse Çağrı” belgesi, sömürgeciliğin yalnızca coğrafî bir işgâl değil, felsefeden hukuka, eğitimden ekonomiye kadar uzanan kapsamlı bir tahakküm sistemi olarak düşünülmesini teklif eder.
Bugünün krizleri incelendiğinde, sömürgeci düzenin kültürel tek tipleşme; zihnî, ekonomik ve teknolojik bağımlılık üretme biçiminde yeniden örgütlendiği açıkça görülebilir. İnsanlığın ortak mirasını tek bir merkezin tekeline bırakan bu yapı karşısında sömürgesizleştirme yahut tahlîs, siyasî, varoluşsal ve epistemik bir arınma mücadelesi hâline gelir. İstanbul’dan yükselen çağrı, çok merkezli, adil ve çoğulcu bir bilgi nizamının inşasını, insanlığın ortak hikmetini yeniden ayağa kaldıracak tarihî ve felsefî bir vazife olarak önümüze koyar.
SÖMÜRGECİ AKLIN HEDEFİNDEKİ DÖRT TEMEL UNSUR
Beşeri, insan kılan ve onun yeryüzündeki varoluşsal konumunu belirleyen dört temel unsurdan söz edebiliriz: dil, zihin, eylem ve kültür. Bu alanlar birbirini besleyen bütüncül bir yapının parçalarıdır. Sömürgeci akıl, tahakkümünü kalıcı kılmak için bu bağları hedef alır; insanı kendi diline, düşüncesine, kültürüne ve nihayet öz benliğine yabancılaştırır. Dilin yoksullaştığı yerde zihin körelir, zihnin köleleştirildiği yerde eylem meflûç olur; bunun sonucunda kültürel bir çoraklaşma, taklitçilik ve çaresizlik ortaya çıkar. Bu nedenle dilin, zihnin, eylemin ve kültürün sömürgeci kodlardan birlikte arındırılması, insan tabiatında ve toplum ekseninde açılan derin yaraların onarılması anlamına gelir. Bu yüzden sömürgesizleştirme/tahlîs, yalnızca siyasî değil, bununla birlikte ontolojik ve epistemolojik bir uyanış ve yeniden diriliş meselesidir.
ZİHİN TESLİM OLMADIKÇA SÖMÜRGESİZLEŞTİRME MÜMKÜNDÜR
Sömürgeciliğin en derin ve yıkıcı operasyon alanlarından biri, kuşkusuz zihnin düşünme biçimlerini ve kavram dünyasını “Batı merkezci” bir çerçeveye hapsetmesidir. Bu tasavvur, insanları hiyerarşik kategorilere ayırarak zihnî sömürüyü felsefî bir meşruiyet zeminiyle tahkîm etmeye çalışır. Batı dışındaki toplumlar, akademik bağımlılık ilişkileri ve ölçülebilirlik kıstasları üzerinden sürekli “çevrede” tutulur; onların bilgi birikimi çoğu zaman yalnızca kullanılabilir bir ham madde gibi değerlendirilir. Böylece düşünme eylemi, hakikati arama ve özgünlük inşâsı çabasından çıkarılıp araçsallaştırılarak piyasa uyumu ve ekonomik üretkenlik aracına indirgenir. Zihin, sömürgeci düzenin nüfuz ettiği en kritik alandır. Kendi gerçeğine sömürgecinin gözlüğüyle bakan bir zihin, yalnızca krizleri çözmekte başarısız olmaz, bununla beraber sömürgeci hiyerarşiyi gönüllü biçimde yeniden üretir ve zamanla kendi medeniyetinin bilgi kaynaklarına yabancılaşır. Öz-epistemik şiddetin en ağır biçimi, toplumların kendi entelektüel geleneklerini “ilkel” ya da “yetersiz” görerek bütünüyle reddetmeye yönelmesidir. Bu nedenle bilginin sömürgeci kodları sorgulanmadan yürütülen her entelektüel çaba, zihnî bağımlılığı derinleştirmekten başka bir sonuç doğuramaz.
Düşünmeyi sadece bilişsel bir faaliyet değil, insanın kendini ve âlemleri anlamlandırma biçimi olarak gören köklü bir zihnî uyanışa ihtiyaç vardır. Zihnin sömürgesizleştirilmesi, öncelikle “Batı merkezci” epistemolojinin evrensellik iddiasını sorgulayarak onun da belirli bir tarihî ve kültürel bağlamın ürünü olduğunu ortaya koymakla başlayabilir. Zihnin özgürleşmesiyse, yerel kültürün, tarihî hafızanın ve toplumsal bağlamın yeniden güncellenip güçlenerek bilgi üretiminin kurucu unsurları hâline gelmesiyle mümkündür. Ancak bu şekilde zihin, kendi sorunlarını tanıma, kavram dünyasını yeniden inşa etme ve kendi medeniyetinin bilgeliğinden beslenme imkânı bulabilir. Nitekim Forum’un açılış konuşmalarında vurgulandığı gibi, zihin teslim olmadıkça tahlîs hareketi (sömürgesizleştirme) her zaman mümkündür. Kendini sömürgecinin gözünden değil, kendi hakikatinin öznesi olarak gören özgüvenli bir zihin, epistemik çoğulculuğun da hakkaniyetli taşıyıcısı olabilir. Şunu ifade etmeliyiz; sömürge karşıtı düşüncenin en kalıcı ve uzun soluklu yürüyüşü, büyük ölçüde felsefe, edebiyat ve fikir dünyası üzerinden şekillendirilebilir.
DÜŞÜNMENİN EVİ İŞGAL ALTINDA
Dil, insanın zihnî tasavvurlarını ve tahayyüllerini dış dünyaya aktaran bir araç olmanın ötesinde, varolanların ve düşünmenin evidir. Sömürgecilik tahakküm kurduğu toplumların dillerini baskılayarak onların semantik dünyalarını kurutmaya ve kavram dünyalarını çoraklaştırmaya çalışır. Bir halkın dili sakatlandığında yalnızca iletişim imkânı değil, dünyayı anlamlandırma, tahayyül ve tasavvur etme, ahlâk sistemi teklif etme ve adalet arama kabiliyeti de zayıflar. Sömürgeci dil politikaları, insanın kendi ana dilini değersiz ve yetersiz görmesini sistematik biçimde teşvik eder. Egemen dilin kavramlarıyla düşünmeye zorlanan birey, farkında olmadan o dilin taşıdığı hiyerarşik ve sömürgeci önyargıları içselleştirir. Tarihin tahrifi ve semantiğin bozulması, dil üzerinden yürütülen epistemik şiddetin kalıcı biçimlerini doğurur. Kendi kelimelerini kaybeden toplumlar, hikmeti, adaleti ve hürriyeti bile sömürgecinin kavramlarıyla aramak gibi derin bir çelişkiye sürüklenir. Bu nedenle dil alanındaki sömürge izleri temizlenmeden zihnî bağımsızlığın tam anlamıyla kurulması mümkün değildir. Diline, kelimelerine ve kavram dünyasına güvenini kaybeden toplumları bekleyen en büyük tehlike, zihnî teslimiyet ve bağımlılıktır.
FORUM TERTİPÇİLERİNE BİR TAVSİYE
Dili sömürgesizleştirme hamlesi, sömürgeci terminolojinin ve kavram dayatmalarının boyunduruğundan kurtulmayla, yerel anlam dünyasının yeniden inşâsıyla mümkündür. Bu süreç, unutturulan kelimelerin, tahrif edilen kavramların ve bastırılan anlam haritalarının entelektüel titizlikle yeniden keşf ve ihyâ edilmesini gerektirir. Kendi dilinin imkânlarıyla felsefe, bilim ve sanat yapabileceğine inanan bir toplum, dil sömürgeciliğine karşı esaslı bir farkındalığa sahip olabilir. Eğitim müfredatlarında ve akademik çalışmalarda sömürgeci dil kalıplarının yapı-bozuma tabi tutulması, genç nesillerin zihin berraklığı için hayatî ehemmiyettedir. Dilin özgürleşmesi, medeniyetimizin kurucu kavramlarının günümüzün krizlerine cevap verecek şekilde yeniden inşa edilmesi çabasını dillendirir. Sömürgecinin gözünden ve dilinden konuşmayı bıraktığımızda, kendi dertlerimizi kendi kelimelerimizle anlatmanın iyileştirici ve dönüştürücü gücünü derinden hissedebiliriz. Hakikati kendi dilimizin pencerelerinden seyretmek, sömürgeci dil hiyerarşisini temelinden sarsacak yegâne felsefî hamle olabilir. Bu itibarla geleneksel hale geleceği anlaşılan World Decolonization Forum’un tertip edicilerine bir tavsiyede bulunabiliriz. Teknolojinin ve dijitalleşmenin gelişimi kuşkusuz bilginin demokratikleşmesi için güzel imkânlar doğurmaktadır. Bu imkânlara diller arasındaki irtibat da dâhildir. Forum, İngilizce ağırlıklı içeriğe sonraki yıllarda mahkûm edilmeyebilir. Herkesin kendi dilinde konuştuğu ve kendi dilinde içerikleri takip ettiği bir Forum, gayesine daha fazla hizmet edebilir. Artık teknoloji, hızlı ve güvenilir ardıl çeviri meselesini çözebilecek güçtedir.
EYLEM YETİSİ SÖMÜRGELEŞTİĞİNDE ZULME KARŞI DURMA İMKÂNI KALMAZ
Hayvanların edimleri, insanın ise hem edimleri hem de eylemleri vardır. Eylem, irade ve şuurla giydirilmiş beşerî edimdir. Hannah Arendt, eylemi insanın kültür, sanat ve hayat alanında dünyaya kendi izini bırakma kudreti olarak görür. İnsan, zihni ve diliyle şekillenen iç dünyasını, dış dünyada ancak eylem aracılığıyla görünür kılar. Ne var ki sömürgecilik, toplumların dilini sakatlayıp zihnini felce uğratarak onları aktif ve özgün özneler olmaktan çıkarırken, kolay yönlendirilebilir pasif yapılara dönüştürmeyi hedefler. Bunun sonucunda ferdî ve toplumsal düzeyde taklitçilik, kurumsal bağımlılık ve Batı merkezli normlara koşulsuz itaat ortaya çıkar. Böylece sömürgecilik, yalnızca bireylerin değil, toplumların da kendilerine özgü kültürel izlerini dünyaya bırakmalarının önünde büyük bir engel teşkil ederek, dünyayı zenginlikten mahrum bırakır.
Kendi eyleminin meşruiyetini ve değerini sürekli dışarıda arayan bir toplum, özgün politikalar ve toplumsal dönüşümler üretme yeteneğini kaybeder. Sömürgeci yapı, kurumlar, yasalar ve idarî mekanizmalar eliyle bireylerin ve toplumların eylem alanlarını kendi çıkarları doğrultusunda sürekli ve itinayla sınırlar. Eylemin felç edilmesi, sömürge altındaki insanların adaletsizliğe karşı direnme azmini kırarak onları mevcut statükoya razı kılar. Gazze sonrası dünyada yaşananlar, küresel siyasî eylemsizliğin ve kurumsal çürümenin sömürgeci kodlarla nasıl doğrudan bağlantılı olduğunu açık şekilde gösterir. İnsanın eylemlilik yetisi sömürgeleştiğinde, adalet arayışı da yalnızca spekülatif bir temenniye dönüşür ve zulme karşı somut pratikler geliştirme imkânları ortadan kalkar.
GAZZE’DE YAŞANAN KIRILMA, TARİHİ BİR ÇAĞRIDIR
Eylem alanının sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci sistemin dayattığı pasiflik ve çaresizlik anlayışını reddederek ahlâkî, hukukî ve siyasî sorumlulukla harekete geçmeyi gerektirir. Bu süreç, taklitçi modeller yerine toplumların kendi tarihî tecrübelerinden ve ihtiyaçlarından doğan özgün eylem biçimleri geliştirmesiyle başlar. Toplumda bilginin somut eyleme dönüşmesini sağlayacak sömürgesizleştirilmiş pratiklerin güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.
Forum’da vurgulandığı üzere Gazze’de yaşanan kırılma, mazlum halkların yeniden eylemlilik şuurunu kuşanarak sömürgeci düzenin meşruiyetini sorgulaması açısından tarihî bir çağrı niteliği taşımaktadır. Bu nedenle eylem, zihinde doğan ve dilde olgunlaşan bağımsızlık fikrini toplumsal gerçekliğe dönüştüren temel dönüştürücü güç olarak görülmelidir. Ayrıca sonraki forumlarda, sömürge karşıtı sosyal pratiklerin daha görünür hâle getirilmesi ve desteklenmesi yönünde ortak çabalar geliştirilebilir.
EN SİNSİ TAHAKKÜM BİÇİMİ
Kültür; zihin, dil ve eylemin tarih içinde harmanlanarak bir toplumun hayat tarzını ve dünyayı anlamlandırma biçimini oluşturduğu en geniş insanî zemindir. Sömürgecilik, yerel kültürlerin zenginliğini aşındırarak onların yerine tek tip, Batı merkezli ve tüketim odaklı küresel bir kültürü yerleştirmeye çalışır. Bu hegemonik kuşatma, toplumları kendi tarihî miraslarına, estetik anlayışlarına, ontik ve epistemik duruşlarına, ahlâkî değerlerine yabancılaştırmakta; dijitalleşme ve kitle iletişim araçları üzerinden yürütülen kültürel tek tipleşme daha da güçlenmektedir. Kendi kültürünü medeniyet hiyerarşisinin alt basamaklarında gören nesiller, sömürgeci yaşam tarzını gönüllü biçimde taklit ederler. Rudyard Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” şiirinde ifadesini bulan kibirli sömürgeci anlayış, Batı dışı toplumları eksik ve geri görerek bu tahakkümü meşrulaştırmaya çalışır. Küreselleşme kisvesi altında sunulan modern kültürel kalıplar, insanı kendi köklerinden koparıp onu yabancılaştırır ve yalnızca tüketen ekonomik bir varlığa dönüştürür. Bu nedenle kültürün sömürgeleştirilmesi, bir toplumun kendi ayakları üzerinde geleceğe yürümesini engelleyen en derin ve sinsi tahakküm biçimlerinden biri olarak görülmelidir.
ÇAĞIN MEYDAN OKUMALARINA KARŞI DİRENÇLİ BİR KÜLTÜREL BİLİNÇ GELİŞTİRMELİYİZ
Kültürün sömürgesiz-leştirilmesi, sömürgeci tek tipleşmeye karşı –kendimiz için söylersek- medeniyetimizin köklü estetik, ahlâkî ve insanî değerlerini yeniden canlandırmayı; çağın meydan okumaları karşısında güçlü ve dirençli bir kültürel bilinç geliştirmeyi ifade eder. Bu süreç, yerel kültürel mirası yalnızca nostaljik bir unsur olarak korumayı değil, onu bugünün meydan okumalarına direnç gösterecek, krizlerine yön verecek canlı ve dinamik bir şahsiyet inşası aracına dönüştürmeyi gerektirir. Kültürel sömürgesizleştirme hamlesi, kör bir Batı karşıtlığına saplanmadan, insanlığın ortak bilgeliğine açık, adalet temelli ve çok sesli bir kültürel ekosistem kurma çağrısıdır. Kendi kültürünün özgün ve kuşatıcı perspektifini yeniden keşfeden toplumlar, küresel tek-tipleştirici kültürel emperyalizme karşı daha güçlü bir direnç geliştirebilir. Böyle bir kültürel bağışıklık, farklı medeniyetlerin ve bilgi geleneklerinin birbirini dışlamadan ortak bir insanlık ufkuna katkı sunduğu çok merkezli bir dünyanın kapısını aralayabilir.
Sömürgesizleştirme mücadelesi, zihin, dil, eylem ve kültür alanlarını eş zamanlı biçimde sömürgeci tortulardan arındırmayı ahlâkî bir sorumluluk olarak görmelidir. World Decolonization Forum kapsamında ortaya konulan “İstanbul Perspektifi” de tam olarak bu anlayıştan hareketle, tek merkezli adaletsiz dünya düzenine karşı toplumların birbirinin bilgeliğinden beslenebildiği çok merkezli, adalet temelli ve çoğulcu bir dünya çağrısında bulunmaktadır. Bu çağrı üzerinde fikrî mesai harcamaya değer…