YazarlarNamussuzluğun tarihi

Namussuzluğun tarihi

Serdar Tuncer
SerdarTuncerGazete Yazarı

Eskiden, ya ben her şeyi bilecek kadar küçüktüm yahut dünyada olan biteni yorumlamak şimdikinden çok daha kolaydı. Az şey bilirken ne kadar çok şeyi bilmediğini de bilmiyor insan. Konfor bu değilse nedir? Her yeni bildiğin şeyle beraber onu daha önce bilmediğini de bilmek ve “ne kadar çok şey biliyorum”dan “ne kadar çok şeyi bilmiyormuşum”a gelmek... Izdırap bu değilse nedir?

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Serdar Tuncer : Namussuzluğun tarihi
Haber Merkezi05 Ekim 2017, PerşembeYeni Şafak
Namussuzluğun tarihi yazısının sesli anlatımı ve tüm Serdar Tuncer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


“Biliyorum” zannının konforundan hiçbir şey bilmediğini fark etmenin ızdırabına doğru hızla yürümek gibi bir şey yaşamak dediğin. Yanıla yanıla öğreniyorsun, bildiğinin yanıldığına bile yetmediğini. Bilmeyle yarışmaktan vazgeçiyorsun. Bilmediklerinin bildiklerinden çok daha fazla olduğunu bilmeye başlıyorsun. Dün kurduğun kesin cümlelerin yerini artık ‘belki’li, ‘sanırım’lı, ‘acaba’lı cümleler alıyor. Eskiden en büyük meselelerde dahi kat’i kanaat sahibiyken, şimdi en alelade mevzuda dahi bilgine itimat edemiyorsun. Küçükken cevapların çoktu; büyüdükçe soruların çoğalıyor. Küçükken cevapların saçma bile olsa güzel; büyüdükçe soruların güzel bile olsa saçma! Yaşlandıkça demeliydim belki de. Büyümek yaşlanmaktan başka bir şey zira... Yeri gelmişken bir kez daha söylemeli, kulaklara küpe olası o sözü: “Ahmak yanlışından bile emindir; akıllı doğrusundan bile şüphe eder!” Güzel terazi. Akılsızlığını itiraf edecek kadar akıllı olmayabilirsin. Ahmak olmadığından emin olacak kadar ahmak olabilirsin. Yorma kendini hiç. Bak bir terazi yapmışlar, bakıver ahvaline de darasını al kendinin.

Biz yaşlanıyoruz, dünya küçülüyor ve zaman hızla akıp geçiyor. Dünyası yaşadığı köyden ibaret insanlar varmış eskiden. Belki bir de ara sıra gitmek zorunda kaldığı kasabadan. Bırak “Zeki Müren de bizi görecek mi?”yi, Dede Efendi’yi duymanın imkânsız olduğu zamanlar... Ajans vaktini bekleyeceğin bir radyon bile yok. O küçük dünyayı yorumlamak basitti, o köyde yaşlanmadan büyümek kolaydı ve zaman dediğin geçmek bilmezdi o köylerde. Gün ışıyınca başlardı hayat, akşam ezanıyla evlerine çekilirdi insanlar. Hz. Ali Cenkleri hayatın tadı tuzu… Bilmen gereken tarla taban, koyun keçi, ağaç çiçek... Bilmen gerekenlerden başka bir şey bilmene gerek yok. Ne Amerika’nın keşfini biliyorsun, ne namussuzluğun tarihini. Al sana huzur, hem de en tarifsizinden.

Dünyası küçücük köylerinden ibaret adamlardık, dünyamız küçücük bir köye döndü. Her şeyden haberimiz var artık. Bilmemiz gerekmeyenleri de biliyoruz, bilmememiz gerekenleri de. İster istemez biliyoruz. Zaman hızla akıp geçiyor. Yıllar aylara, aylar haftaya, haftalar güne, günler saatlere döndü. Bir güne yirmi dört saat yetmiyor artık. Yorumlamak zorlaşıyor, dünyayı, hayatı ve kendimize dair olanları. Bir dosttan işittim, sosyal medyayla meşgul olduğumuzda vücudumuz bir hormon salgılıyormuş. Meşguliyetimiz arttıkça o hormonun seviyesi yükseliyor ve bu yükseliş belirli bir eşiği geçince de o hormonun bağımlısı haline geliyormuşuz. Kırmızı ışıkta otuz saniye beklerken bile niçin elimizin akıllı telefonumuza gittiğini buradan anlayıverin. Enteresan olan şu, bu hormon insanda birtakım duyguları ciddi şekilde tetikliyormuş. Boş, anlamsız, nefsanî olan şeylere meylimizi artırıyor ve bunlarla meşgul olmak önce sıradanlaşıyor sonrasında ise bir ihtiyaç haline geliyormuş. Malayani olana meylimizi artıran sevgili bilgi kaynaklarımız! Bir kalbimiz olduğunu fark etmek için gönderildiğimiz dünyada, kalbimizi fark etmenin önündeki en büyük engeli ceplerimizde taşıyarak ölüyoruz. Dramların efendisi!

Çivisi her geçen gün biraz daha çıkıyor dünyanın ve biz mukaddeslerimizi bir bir yitiriyoruz. Aidiyet hislerimizi, referanslarımızı, sâbitelerimizi... Meselemizi kaybediyoruz, mesuliyet duygumuzu, suallerimizi sonra... Kendimize, fikrimize, insanımıza, tarihimize, coğrafyamıza düşman oluş serüvenimiz böylece başlıyor işte. Dostluğun esas olduğu dünyada, dost olmamız gereken her şeye kalbimizden başlayarak işte böylece düşman kesiliyoruz.

ABD’nin vizeleri askıya alması değil bizim büyük meselemiz. Rusya’dan alacağımız S-400’ler kalbimizi bizden korumaya yetmez. Dün dost olduklarımızla bugün düşman; sabah düşman olduklarımızla akşama dost oluşumuz pek de öyle hayret edilecek bir şey değil. Tarihi, diplomasiyi, uluslararası ilişkileri, mevcut konjonktürü, gelinen noktayı, devletlerin birbiriyle mücadele tarzındaki ahlaksız değişikliği hesaba kattığınız vakit şaşırmıyorsunuz hiçbir şeye. Dünya bir satranç tahtasına dönmüş. Masanın etrafında onlarca devlet. Kural yok, sıra yok, süre yok, dürüstlük yok, mertlik yok. Bu masada var olan tek şey erdem ve ahlakın yokluğu. Masayı devirmeye gücünüz yetmiyor. Kural koyabilecek kadar imkâna, kalkıp gidecek kadar lükse sahip değilsiniz. Saçmalıklara muhatap oluşunuz, anlamsız gibi gözüken işler yapmak zorunda kalışınız buradan bakınca nispeten anlaşılabilir hale geliyor.

Bu işlerin neticesi bilmem nasıl olacak? AB ülkelerinin hemen hepsinde sebebi farklı ama adı aynı bir kaosa doğru hızla ilerleyiş. Rusya’nın pervasızlığı, ABD’nin, Amerikalıların en az yarısının bile anlamlandıramadığı ve karşı çıktığı tutarsız hamleleri, İngiltere’nin tarihte hiç olmadığı kadar dünya üzerindeki yokluğu(!), İsrail’in büyük sessizliği, yanı başımızdaki referandum ve orada ısrarla kurdurulmak istenen devlet parçası, İdlib harekâtı... Bütün bu işler nasıl olacak, bilmem. Her şeyin iyi olması için, kendimi biraz daha iyi bir insan eylemeye gayret etmekten başka bir şey gelmez elimden ama zoruma giden bir şey var, beni rencide eden, kalbimi kıran bir şey: Türk olmayı beceremeyen Türklerden şikâyetçiyim ben. Hani şu, mesele ABD ile gerginlik olunca bile Türk olmayı beceremeyenler. “Biz yapmadık AKP yaptı” diye pişkince kenara çekilenler... Bütün bir ülkeyi cezalandırmayın zilleti içinde kuyruğunu alıp kenara sıvışanlar. ABD’nin büyüklüğüne imanı ebabillerin Rabbine imanlarından ziyade olanlar. Onursuzlar diyorum yani, izzet ve şereften nasipsizler, kendi menfaatleri uğruna ülkelerinin namusunu peşkeş çekmekte beis görmeyenler, içimizdeki büyük Amerikalılar yani.

ABD ne yapar, bu iş nereye kadar varır, bedeli ne olur, umurumda değil. Rahatımızdan ve konforumuzdan taviz vermeden güzel günlerin gelmeyeceğini biliyorum zira. Hiçbir şeyden vazgeçmeden her şeyimizin olmayacağını biliyorum. Bu bedel bütün bir cemiyet tarafından fert fert kendi payı ve miktarınca ödenmeden Türkiye’nin asla büyük ve bağımsız bir ülke olamayacağını biliyorum. ABD’nin diplomatik bir kıvraklıkla bu meseleye yokmuş muamelesi yapması yahut buradan büyük bir savaşın doğması arasında buradan bakınca hiçbir fark yok. İçimizdeki Amerikalılar Türk olmayı beceremediği müddetçe biz savaşsak da kazanamayız, barışsak da kaybederiz.

Belki hâlâ büyümediğim için bu kadar kesin konuşuyorum, belki bilmediğim çok şey olduğu için çocuğum hâlâ fakat bu konuda bu kadar kesin konuşmak için çok şey bilmek de gerekmiyor sanırım. Hatta tek bir şeyi bilmek kâfi:

Namussuzluğun tarihi ABD’nin keşfinden çok daha eskidir!