Yazarlar İran ya da sıradan şeylerin dayanılabilir ağırlığı

İran ya da sıradan şeylerin dayanılabilir ağırlığı

Ömer Lekesiz
Ömer Lekesiz Gazete Yazarı

En son Ekim 2015’te, Cemal Şakar ve Aykut Ertuğrul ile birlikte gitmiştim İran’a.

Sevgili dostum Şamil Öçal’ın müdürlüğünü yaptığı, Yunus Emre Enstitüsü Tahran şubesinde, kıymetli meslekdaşımız Mehmet Selim Özban’ın düzenlediği bir etkinliğe katıldıktan sonra, kendi imkanlarımızla güney İran turuna çıkmıştık.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Ömer Lekesiz : İran ya da sıradan şeylerin dayanılabilir ağırlığı
Haber Merkezi 02 Ağustos 2018, Perşembe Yeni Şafak
İran ya da sıradan şeylerin dayanılabilir ağırlığı yazısının sesli anlatımı ve tüm Ömer Lekesiz yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İsfahan’dan Tahran’a dönerken bir akşam üstü Kâşân’da yemek molası vererek, ihtiyacımıza uygun bir mekan ararken, pos bıyıklı bir İranlı bize yaklaşarak, “Türkiye buummm” deyiverdi.

İnternetin bin bir nazla çalıştığı o ortamda, Türkiye ile bağlantımız kesikti, dolayısıyla habersizliğimizden kaynaklanan şaşkınlığımız, bilginin veriliş şekliyle tam bir apışmaya dönüşüverdi. Çünkü, adam o Türkiye vurgulu “buuumm” ünlemesini, yüzünün her tarafına yayılmış bir sırıtışla söylemişti. Kendimizi biraz toparlayıp, televizyonu da olan bir yer bulunca, Ankara Tren Garı’ndaki terör saldırısının bilgisine ulaştık.

Bu seyahatimden önce İran’a kaç kez gittiğimi hatırlamıyorum ama adımın Ömer olmasından kaynaklanan yüz ekşimelerinin dışında, küçük de olsa fiili bir tepkiyle karşılaştığımı hatırlamıyorum.

Bu manada, sivil ortamlarda asker ve polisin yer almadığı İran, güvenlik ve seyahat açısından dünyanın en rahat ülkelerinden biri olarak yer etmiştir aklımda.

Söz konusu tepkiden daha beş altı saat önce Cemal’e, “İstanbul’a gelsem iş bulabilir miyim; kot pantolon giyebilir miyim?” diye soran bir İsfahanlıyla muhatap olmuştuk ayrıca.

Bunu Amerikan ambargosundan bunalmış bir İranlı’nın fotoğrafı olarak okuduğumuzda, “Türkiye buummm” diyen İranlı’nın fotoğrafını da şimdi kompleks yüklü bir düşmanlığın fenomeni olarak okuyabiliriz.

Şundan ki, çiçeği burnundaki İran İslam Devrimi (1979), Amerikan destekli Irak’ın açtığı savaşta (1980) bir milyon insanını kaybetti ve yüz elli milyar dolara baliğ olan bir hasara maruz kaldı. Galibi olmadan tamamlanan bu savaştan (1988) sonra da, devrimin ilk günlerinden beri zaman zaman azalarak ya da artarak süren (ve bugünlere ulaşan) Amerikan ambargosu nedeniyle, İran ekenomik bir düzlüğe çıkamadığı gibi, Amerika’nın tekrarlamaktan büyük bir keyif duyduğu saldırı tehditlerine karşı tedbir esasıyla, askeri harcamalarına ağırlık vererek, petrol ağırlıklı milli gelirinden, hak ettiği payı halkına ulaştıramadı.

Türkiye ise, aynı zaman dilimi içinde koalisyonlarla, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleriyle sekteye uğrasa da, Turgut Özal ile başlayan sivilleşmeyi ve ekonomik atılımları, Recep Tayyip Erdoğan’ın lideliğinde istikrarlı bir çizgiye oturtarak sürdürdü.

Öte yandan, İran İslam Devrimi’den yana, ümmet telakkisiyle ve (İmam Humeyni’nin sarığı ve vakur duruşu başta gelmek üzere) yüz ağartan simgeleriyle büyük sevinçler ve umutlar taşıyan dünya Müslümanları (ve dolayısıyla Türkiye Müslümanları), Hama Katliamı’ndan (1982) sonra büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak, İran’a karşı son derece temkinli bir bakışı yüklendiler.

Dünya Müslümanın dertleriyle dertlendiğine, o dertlere karşı onurlu tepkileri derhal verdiğine inanılan İmam Humeyni’nin bile deyim yerindeyse gıkını çıkarmadığı Hama Katliamı, bu manada telafisi son derece zor olan bir kırılmanın karşılığı olarak, Suriye iç savaşında da aynıyla etkili oldu.

Kâşân’da “Türkiye buummm” diyen İranlının aynı zamanda bununla verdiği fotoğraftan bugün okuyabileceğim şeyler genel hatlarıyla böyleyken, o şahsın maruz kaldığı bir başka güçlü tezgahın etkisinden de söz edebiliriz.

Londra merkezli olarak üretilen söz konusu tezgah, Suriye iç savaşına farklı maksat ve nedenlerle, dolaylı ya da doğrudan taraf olan Türkiye ile İran’ın enformatik planda da çatıştırılmasına yönelik bir tezgahtı ve Kâşân’daki İranlı ile İstanbul’dan gelen bir ziyaretçiyi bile karşı karşıya getirebilmesi bakımından da başarılıydı.

Yine de yaklaşık kırk yıldır İran’a, son on altı yıldır da Türkiye’ye yönelen Amerikan tehditlerinin neden olabileceği (fiili ve potansiyel) olumsuzluklardan baktığımızda, her iki ülkenin halkında karşılıklı bir sahiplenmenin (ve sağduyunun) daha baskın çıkacağı ileri sürülebilir ki, inşallah bu böyle de olacaktır.

Tarihsel dostluk ve NATO müttefiki olmaları bakımından Amerikan tehditlerinin Türkiye’ye İran’a yapılanından daha alt bir düzeyde seyredebileceği ve daha kolay çözümlenebileceği ihtimali, dışlanabir ihtimal değildir. Ancak, Türk halkının Amerika’ya karşı İran’ı desteklemesi de, bu vb. hususların daima fevkindedir.

İran, gerek inanç gerekse siyaset açısından güvenilemeyecek bir devlet olmasına rağmen bu böyledir.

Bu manada, Türkiye’ye yönelen her dış tehlike eşittir ama İslam dünyasına yönelik bir Amerikan tehlikesi her zaman daha da eşittir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.